Salı, Ağustos 11, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 12

Şahsi tarihte bugün, ben siyahım. İçimde her renk var ama ben renk değilim.

Çarşamba, Ağustos 05, 2009

O değil de...

Üsküdar'da bir İsparkçı adam var. Kafasının ön-ortasında ve arkasının tamamında saç var, ikisinin arası yarım daire şeklinde dökülmüş. Sakallı, iri yarı bir adam. Kafasının önündeki saç ikinci bir sakal gibi duruyor. Canlı şaşı bak şaşır gibi gibi görünüyor, çok acayip.

Gıybetin Sonu

Gollum'un ablası Gıybet'in ne yaptığını merak edenler için;
Gıybet bir kısmet bulup evlendi, soyadıyla beraber adını da değiştirdi. Hayatına "Makbule Tokmak" adıyla devam etti. Bir kızı oldu, adını "Kibariye" koydu.
Makbule Tokmak Gollum'un ablası, Gollum Kibariye'nin dayısıdır, teyze anne yarısıdır.

Bir "meyve verdiği için taşlanan soy ağacı" programının daha sonuna geldik. Güç sizinle olsun sevgili cedaylarım.

Bir Sözcüğün Kökeni ve Bugün Doğanlara İsimler

Merhaba sevgili etimoloji dostları ve etnomüzikologlar;

Gıybet ne acayip kelime. Kadın adı gibi. Ama çok çirkin kadın. Gollum'un ablası. O kadar çirkin ki sonradan hoş olmayan bir davranış bu isimle anılır olmuş, dedikoduya gıybet demişler. (Halbuki dedikodu süper bi'şey.) Bu sözcüğün ortaya çıkış hikayesi de şu;
Kadim zamanlarda hamile bir kadın varmış. Hamileliği çok zor geçiyormuş, kadın gittikçe kurumuş. Yaşlılar demiş ki; "Senin kızın olacak, karnının yuvarlaklığından belli. Kız çocuk annenin güzelliğini alır, doğumdan sonra daha güzel olursun." Nihayet doğum vakti gelmiş ve zor bir doğum olmuş. Taze anne ayılınca bebeğini görmek istemiş, herkeste bir sessizlik. Lakin kadın anne, bebeğini istiyor, mecburen getirmişler. Anne mutlulukla kundaktaki bebeğin yüzünü açmak üzere hamle yapmış. Güzeliiiiim" diye neşeyle açarken bebeğin yüzünü görmüş. Bebek nasıl sevimsiz, nasıl çirkin. O yüzden güzelim diyemeden ağzından şöyle bi'şey çıkmış;
"G...(Güzelim diyemeden bebeği görüyor, lafı ağzında tıkanıyor.) Iyyyy! Bet." Bebeğin adını bu nidadan dolayı "Gıybet" koyuyorlar. Bebek büyüyor, anne yine hamile kalıyor. Bu seferki oğlan ve ablasından da çirkin. Onun adını da Gıybettin koyuyorlar ve hayat devam ediyor. Kız çirkin ama sevimli, oğlan nasıl kaypak.
Bir gün bunların yaşadıkları yere bir prodüktör geliyor ve tesadüfen Gıybettin'i görüyor. Tam da "Yüzüklerin Efendisi" film olmak üzere. Prodüktör kendisini tanıtıyor ve Gıybettin'e adını soruyor, Gıybettin cevap veriyor. Prodüktör diyor ki "bir film çekiyolus, entelesan yalatıklal falan val, gel sen de oyna." Meğer adam "r"leri söyleyemezmiş. Aileden izin alınıyor falan bu filmde oynasın diye. Hazırlıklar yapılıyor. Prodüktör oğlanı almaya geliyor. Tam pencerenin altından "Gıybetiiiiin" diye bağıracakken oğlan yukarı gelmesini işaret ediyor. Yaklaşık olarak şöyle bi'şey oluyor;
"G..(seslenecekken oğlan cama çıktı, gerek kalmadı adıyla seslenmeye" oğlum, geliyolum". Zamanla bu da söylene söylene "Gollum" a dönüşüyor ve Gıybettin'in sahne adı oluyor. Gıybettin Oscar falan alıyor, aileyi tanımıyor. Böyle de şerefsizin, yavşağın teki oluyor.

Bir sır perdesini daha araladık. Önümüzdeki programda görüşmek dileğiyle, şen kalın, esen kalın biriciklerim.

Pazar, Ağustos 02, 2009

Bababababa...

Babam çok acayip. Bazen normal insan, bazen Çin işkencesi. Mutfakta 10 Katrina gücünde. Bir yemek yapıyor, mutfak afet bölgesi. Kasırga maydanoz parçalarını banyoya sürüklüyor, salonda patlıcan kabukları...

O değil de...

Nikah memurluğu ne sıkıcı iş. Senelerce, hergün, günde bilmem kaç defa hep aynı şeyleri söylüyorsun. Sadece isimler değişiyor. Kafayı yer insan.

Brokoliye Mektup

Sevgili brokoli,
Seni çok seviyorum. Ama keşke pişerken öyle kötü kokmasan.

Not: Özellikle buharda pişmiş haline bayılıyorum. Zeytinyağlı, limonlu, sarmısaklı giysiler giyiyorsun ya, nefis oluyorsun.
Seni seven ve daima sevecek olan arkadaşın;
Kirpi

Devamsızlık ve Sebepleri

Sevgili Kuman-Kıpçaklar;
Uzun zamandır yazmıyorum. Çünkü yazasım yok. Devamsızlık sebebim bu.
Nasıl sıkılıyorum bu ara, nasıl sıkılıyorum anlatamam. Sürekli içimde bir sıkıntı, sürekli kötü bi'şey olacak hissi. Uzun süre tedirgindim hep, gergindim, üzgündüm. Zor zamanlardı, hala öyle... Galiba o sıkıntı baki kaldı. Mutsuzluk gibi, umutsuzluk gibi ama o kadar da değil gibi. Bazen neşeliyim, bazen neşeli görünüyorum. Ama hep içimde böcekler...
O kadar sıkılıyorum ki bi'şey yapmak istemiyorum. Yazmıyorum o yüzden. Duruyorum öyle. Bi'şeyler okuyorum, bi'şeyler izliyorum. Daha çok izliyorum ama. Dizi izliyorum, film izliyorum, insanları, bulutları, denizi... Bakıyorum öyle. Boş boş. İçim bomboş. İçim dışıma kadar dolu.
Yerimde duramıyorum ama bi'yere gidesim yok. Sığmıyorum hiç bir yere, sığmadığımla kalıyorum. Böceklerimle ben. Gitmek isteyip gidemiyoruz. Zaten gidersem götürmek istemem böceklerimi. Onlar kemirip boşalttı içimi, kabuk gibi kaldım.
İçim bomboş, içim dışıma kadar dolu.

Perşembe, Nisan 23, 2009

Güne Mektup 2

Sevgili arkadaşım perşembe;
Geçen hafta geldiğini farketmemiştim ya, bu hafta gelir gelmez farkettim seni. Hem de kimsenin geldiğini söylemesine gerek kalmadan. Gelirken bana bayram, tatil falan da getirmişsin. Ne tatlısın... Biliyorsun, ihtiyacım vardı.
Madem bu kadar tatlısın, senden bir ricam olacak. Neşelenmeye ihtiyacı olan bir arkadaşım var. Ona da biraz neşe götür ve yanında kal olur mu?

Öperim yanacıklarından.

Arkadaşın;
Kirpi.

Cuma, Nisan 10, 2009

Güne Mektup

Sevgili arkadaşım perşembe;
Gelmişsin haberim yok. (Gerçi gelmişsin ve gittin zira teknik olarak artık cuma.) Geldiğinin hiç farkında değilim inanır mısın? Hatta hangi günde olduğumuzu düşünmedim birkaç gündür, günlerin geçtiğinin bile farkında değilim. Zira şu son hafta tek bir upuzuuuun gün gibi.
Umarım bana küsmezsin.
Haftaya görüşürüz.
Arkadaşın;
Kirpi

Pazartesi, Mart 23, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 11

Şahsi tarihte bugün, ben Bourjois No: 37 ojeyim. Kabımda görünüdüğüm kadar koyu değil rengim.

Geber İçgüdü!

Bütün canlıların ilk içgüdüsü yaşamını sürdürmek, bu çok net. Ama devamında biz insanlar diğer türlerden ayrılıyoruz. Çünkü ikinci içgüdümüz kendimizi yok etmek. Her anlamda bunu başarmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Yaşam için en temel ihtiyacımız olan hava ve suyu kirletiyoruz, doğal dengeyi sağlayan bitki ya da hayvan diğer canlı türlerini katlediyoruz, soylarını tüketiyoruz, yaşadığımız çevreyi mahvediyoruz. Kısaca yaşam alanımızı yok ediyoruz. Ama bir süredir aklıma takılan bu değil, o işlere zaten Greeapeace bakıyor. Sosyolojiye ekolojiye falan girecek değilim.
Farkettim ki hasar aldığımızda iyileşmeye bakmak yerine daha beterini yapıyoruz kendimize. Neden? Madem yaralanacağım en azından kendim yaralayayım kendimi, biri bana hasar verecekse kendim vereyim mi altında yatan düşünce? Yoksa acıyı bastırmak için daha büyük bir acı mı arıyoruz bu durumlarda? Çok basit örnekler verebilirim. Biri kalbimizi kırdığında kendimizi alkole veririz mesela, geberene kadar içeriz. Moralsizken kendimizi neşelendirmeye çalışmak yerine en iç parçalayıcı şarkıları dinleriz. Biri tepemizi attırır duvarları yumruklarız, elimizi kırarız. İşi daha ileri götürenler de var. Kendilerini kesenler, intiharı deneyenler, normalde yapmayacağı şeyleri yapanlar...
Neden yağmurdan kaçıp dolunun altına atıyoruz kendimizi? Bile bile...
Kendimizi yok edip küllerimizden doğmak mı amaç? Bir şekilde yapay bir amnezi yaratıp eski benliğimizden sıyrılıp yeni bir benlik oluşturmak mı? En dibe inip bir ayak darbesiyle kendimizi yukarı itip tekrar yukarı çıkmak mı? Yeniden varolmak mı? Kendimizi öldürmek mi yeniden yaratmak mı? Yoksa tamamen yok olmak mı?
Nedir bunu sebebi?
Bunu düşünüyorum bu ara.

Pazar, Mart 22, 2009

Severek İzliyorum 3



Taksim'de gördüm. Cep telefonuyla ve karanlıkta çektiğim için biraz flu.
Benetto'nun sokağı...
N kaynaştırma harfi.

Bu benim olsun...



Sevgili axolotl;
Eğer benim olursan seni çok severim, sana çok iyi bakarım. Bize taşınırsın, ben sana kısaca olot derim, arkadaş oluruz. Sen de bana bir lakap takarsın istersen. Negzel olmaz mı? Bence olur. Bence sen de benim olursun. Olur musun? Ol.

Yirim.

O nasıl surat ya?

Gülüyor tipe bak.

Salak.

Yirim demiş miydim?

Yirim!

Çarşamba, Mart 18, 2009

Yok artık!

Feysbuk denen sikko site sayesinde hayatıma şöyle bir gerizekalı da dokunup geçti. Bak bak;
"Merhaba tanımıyo olabilirsinnn cnımmm, ben .....nın hassstasıyımda :p hayranlarını listeme eklemek istemştimmm :))) soryyy."

Yok artık!

Beyinsiz!

Beni üye olduğum bir gruptan bulan ve bir feysbuk klasiği olan "cep telefonuyla üst çaprazdan çekilmiş otoportre"li Berfin adlı 91 doğumlu bu beyinsiz kızımızın cüretini yaşına bağlayamadım, bağlayasım da gelmedi. Yapasım gelen tek şey küfür etmek. Zira tiksindiğim her şey yukarıdaki cümlelerde mevcut. İnternet dili ve edebiyatı, imla hataları ve aynı harfin milyon adet kullanımı... Ayrıca canım ne lan? Sen kimsin? Tanımıyor olabilirsin ne demek? Herkes tanır aslında ama arada benim gibi tanımayan da mı çıkabiliyor?

Bi siktir git Berfin ya!

Zaten cinlerim tepemde...

"soryyy"miş.

Mal!

Salı, Mart 17, 2009

Güldürükçü Anne

İçimdeki hayvan sevgisi ve annemin tavrı malum. İstemiyor kadın evde hayvan, tüylerine takık. Küçükken elmadan mı fındıktan mı ne çıkan bir kurt bile besledim kavanozda. (O kadar istiyorum bir hayvanım olmasını, o denli çaresizim.) Sonra bir kozalar bir bişeyler yaptı hayvan. Ağlaya ağlaya anneme gittim "anne hayvanım öldü galiba" diye. "İğne batır, bağırırsa ölmemiştir." dedi. Gaddar kadın.
Dün akşam televizyonda bir kirpi görünce...
"Anne eve kirpi alalım mı? Besleriz negzel"
...dedim.
Peki annem ne dedi?
"Hıı, tabii al. Pamuğum diye seversin."

Hayallam ya!

Cumartesi, Mart 14, 2009

O değil de...

"Kavanozdaki Adam" diye bir dizi vardı ben küçükken, Ahmet Mekin oynuyordu.
Süper diziydi ya.

Salı, Mart 10, 2009

Fe'vkalbeşere Güzelleme

Peşin peşin söyleyeyim, "Fe'vkalbeşer" adlı eserimi okumadı iseniz bu diyalog size manasız gelebilir. O da buralarda bi'yerlerde. İki yazı aşağıda misal.

Canımın içi bir arkadaşımla "Fe'vkalbeşer" adlı eserim üzerine online söyleşi;

Kanka says:
ben sanırım yumurtalık kadın oluyorum her ay belli zamanlarda
Kanka says:
onu da ekle
Kİrpi says:
ahhahhahha
Kanka says:
belki fantastik dörtlü gibi sempatik ikili grubu falan kurarız bilmiyorum
Kirpi says:
ahhaha tamam bil sen bunu!

Hastasıyım!

O değil de...

Hala deriden yapılmış sigara ve çakmak kılıfı kullanan kadınlar var ya. Bir de permalı olsalar tam 80'ler bilemedin 90'ların başı...
Ne acayip.

Fe'vkalbeşer


Sevgili Romalı'lar, biricik Bizanslı'lar ve canımdan çok sevdiğim Şemsipaşapasajındasesibüzüşesiceler!
Çok mühim bir duyurum var. Her an bir süper kahraman olabilirim! Evet, hissediyorum bunu. Fevkalbeşer biri olduğumu hep hissetmiştim lakin bu kadarını beklemiyordum. Ben de "Heroes" taifesinden olma yolundayım ya da oldum farkında değilim.
Nereden vardım bu sonuca değil mi? Hemen anlatayım. Bilim kurgu perverler ya da paranormıl aktivitilere meraklı olanlar bilirler böyle zihin gücülü falan olaylarda fazla konsantre olan kahramanın mutlak surette burnu kanar ya. Hah, bana da öyle oluyor bir süredir. Tesadüf müdür bilmiyorum (ki evrende tesadüf diye bi'şey yoktur biriciklerim.) lakin ne zaman fazla düşünsem sırasıyla şunlar oldu;

1-Çok düşündüm. (Baya ama, öyle böyle değil.)
2-Başıma hafiften bir ağrı saplandı. (Hafiften dediğim ekmek bıçağı girmiş gibi.)
3-Burnumun direği sızladı. (Kopacak sandım lan. :( )
4-Burnumun kendisi kanadı. (Normal kan bildiğin, kırmızı.)
5-Lamba, sigorta falan patlattım. (Yeminlen.)

İlkinde mutfağın lambası çaaat diye patlamak suretiyle aklımı aldı ve sigortalar attı. İkincisinde "çok düşündüm lan biraz bi'şeyler okuyup uyuyayım" diyerekten okuma lambama uzanmıştım ki kıvılcımlar çıkartmak suretiyle o da patladı. (Paaat diye.)

Kesin süper güçlere kavuşuyorum, eminim bundan. İyilerin dostu, kötülerin düşmanıyım bundan sonra. Çok havalıyım. İnsanlığın ve hatta evrenin bütün yükü benim omuzlarımda. Sorumluluğumun bilincindeyim.

Not: Taytın üstüne slip don giymem. Benden bunu bekleyene pis dalarım söylemedi demeyin.

Dilemma Milemma...

Sessizliği severim ben. Ama etrafımda o kadar ses var ki... Bir de kafamın içindeki sesler var. Bütün bu sesler birbirlerine karışıyor, o kadar gürültü çıkıyor ki delirecek gibi oluyorum.
Ya da belki zaten delirdim, ondan bu kadar rahatsız oluyorum.

Pazartesi, Mart 09, 2009

O değil de...

"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" ne güzel laf ya. Çok melodik. Ama niye malul sayılır? Nisyan olmasa delirmez mi insan? Her şeyi hatırladığını bi düşün?!
Nisyan olmazsa isyan olur bebeyim, çığırından çıkar insanlık. O ye!

Severek İzliyorum 3

Severek izlerken hep gördüğüm bir adam var Üsküdar'da. Temiz yüzlü, memur emeklisi tipli kör bir amcaceğiz. Küçük bir tezgahta kalem falan satar. Bu amcaya bir haller oldu. Pantolon, ceket kombinasyonları giyip, traşını olan gayet normal bir amcayken birden sakalları uzadı, cübbe gibi bi'şey giymeye başladı ve kafasına da tam olarak ne olduğunu çözemediğim bi'şey takıyor. Eskiden iskelede takılırdı şimdi cami önünde konuşlanıyor.

N'oluyo la?

Endişeliyim.

Pazar, Mart 08, 2009

O değil de...

Çelik'in çene çok dar ya, bence gıdısı ondan öyle kocaman görünüyor. Ya da belki memesi gıdısındadır. Hormonel herhalde. (O değil de 3 kerede zor yazdım "herhalde"yi.)

Pazar, Mart 01, 2009

Güzel ve Dahi

Gün geçmiyor ki bir çığır açmamayım ve yazmak nelere kadirmiş şaşmayayım sayın bonibonlarım. Geçen akşam bi'şeyler yazarken yaptığım keşfe ise kendim bile inanamadım. Hem de bu kadar zamandır gözümün önündeymiş. Yuh dedim analitik zekama ve çağlayanlar gibi coşkun gri hücrelerime. Yaratıcılığıma ise bi'şey demedim sanatçı hassasiyeti vesilesiyle incinmesin diye. Arkasından konuştum.
Yüreğimi sizlere açmak, içime akıttığım his şelalelerinde sizleri de yıkamak gibi amaçlarla yazmıyorum malum. Yazmamın tek sebebi canımın sıkılmasıdır. O yüzden de kafama göre yazarım. Buraya kadar her şey normal. Lakin zaman zaman düşünerek yazmam gereken şeyler oluyor. Yine düşünerek yazmam gereken bişeylerle uğraşırken farkettim -daha doğrusu hatırladım- ki yazmak kadar insanı yoran ve karnını acıktıran bi'şey yok. Malum beyin bünyenin bütün enerjisini sömüren bir uzvumuz. Bu sebeple de ne yesek anında yakıyor.
İşte ben burada fırsatı gördüm sevgili atletiklerim, cevheri gördüm. "Aktif beyin jimnastiğiyle pasif vücut ayrobiği" adını verdiğim bu sistemle çok kısa zamanda fazla kilolarınızdan kurtulmanız mümkün. Günde sadece bi'kaç saat yazarak hep hayal ettiğiniz diri vücuda kavuşabilir aynı zamanda inanılmaz bir nöron ağı kurabilirsiniz. Hem güzel hem dahi olmak artık çok kolay. Kim bilir belki de beyin gücünüzü % 100 kullanmaya başlayabilir, sağlam kafa sağlam vücutta bulunur abidesi olabilirsiniz heykel gibi vücudunuz ve inanılmaz beyninizle.
Bu inanılmaz egzersiz programı çok kısa süre için inanılmaz fiyatlarla bir telefon kadar yakın atletiko madridlerim. Fırsattan yararlanmak için hemen arayın.
Unutmayın limit sizseniz limitsizsiniz! (Şimdi buldum bu sloganı. Bence çok özgün ve zekice. Hep kendi icadım olan egzersiz programım sayesinde.) (Hemen arayın!)

Perşembe, Şubat 26, 2009

Beni de Alın Oyuna :(

Jonathan dahil hiç birini sevmem ben bu martı familyasının. Bilakis sinir olurum, tedirgin olurum ortalıkta olduklarında. (Yok, manyak değilim.) Saldırgan olduklarını biliyorum bundandır herhalde tedirginliğim. Neyse, mesele o değil.
Bu sabah işe giderken kulağımda sevdiğim şarkılar, mal mal denize bakıyor idim. (Ki günde 2 kere yapıyorum bunu.) Martılar çekti dikkatimi. İlk kez o kadar kalabalık gördüm bu familyayı. Lakin öyle oradan oraya uçalım modunda değillerdi, başka bi'şeyle meşgullerdi. Bu çok rüzgarlı istanbul gününde onlar, o rüzgarla öyle bir eğleniyorlardı ki kıskandım. Resmen oyun oynuyorlardı, gökyüzü parkmış ve rüzgar da parktaki en sevdikleri oyuncakmış gibi. Önce hızlı hızlı kanat çırpıyorlardı oldukları yerde, sörfçülerin dalga beklediği gibi hava akımı bekliyorlardı herhalde. Sonra birden duruyordu kanatlar, aniden ve hızla yukarı ya da aşağı süzülüyorlardı hiç çaba harcamadan. defalarca yapıyorlardı bunu. Çırp çırp çırp dur, hoooop süzül hadi bir daha. Şimdi biraz da aşağı doğru yapalım, hadi tekrar yukarı çıkalım... Arada bir denize dalalım, oh mis, ferahladık, hop haydi bir daha. Çırp çırp çırp, dur, aç kanatları, hooop süzül... Ne eğlendiler, ne eğlendiler...

Ben de bakıp kıskandım martıları, onlardan biri olmak istedim en azından bir süreliğine. O kadar özgür, o kadar pervasız, sadece deniz ve rüzgarla haşır neşir...

Mahallenin sevilmeyen çocuğu gibi hissettim kendimi. Onlar oyun oynayıp deli gibi eğleniyorlardı ben camdan bakıyordum sadece.

Martılar oyun oynuyorlardı, ben kıskandım.

Bu da böyle bir anımdır.

Arz ederim.

Çarşamba, Şubat 25, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 10

Şahsi tarihte bugün, ben bardağım. Bazen yarı doluyum bazen yarı boş.

Şerefsiz İnternet

Geçenlerde...
Takside...
Akşamüstü...
Hava buz gibi...

Taksi abisi: İyice açtım kaloriferi, donmuşsundur dışarıda.
Kirpi: Sağolun, gerçekten çok soğuk.
Taksi abisi: Öyle öyle. Ayaz resmen, kar yağar, buz yapar bu gidişle.
Kirpi: Bugün internetten baktı arkadaşım, hafta sonuna kadar yokmuş yağış.

Buraya kadar abi mülayim, muhabbet normal. İnterneti duydu delirdi birden... (Metnin bundan sonrasını çok hızlı, yüksek sesle ve tükürükler saçarak, biriyle kavga eder gibi okuyunuz.)

Taksi abisi: Yalancı o internet. İnternette yazan hiç bi'şeye inanmıyorum, sen de inanma. Bizim hanım da baktı akşam hava durumuna 17 derece diyormuş internet. Bu hava 17 derece mi? Yalancı ya. Bizim oğlan sayısal oynadıydı, intrenet tebrikler kazandınız demiş ama kazanmamış. O da yalan. Şerefsiz internet...

Adam interneti bir birey sanıyor, yalancı ve şerefsiz olduğunu düşünüyor ve kendisine kastı varmış gibi algılıyor. Nasıl bir psikoloji ki bu?

Bu adamlar niye hep bana denk geliyor? Asıl merak ettiğim de budur şu hayatta.

Şerefsiz internet ne ya?

Salı, Şubat 24, 2009

Piyasadaki En Eski Sarışın Benim!

O ne demek lan? dediğinizi duyar gibiyim sevgili o piti pitiler, çünkü ben de öyle dedim. Bu lafı eden kızımız bir zamanlar "show girl" tabir edilen mesleği icra eden, sonradan albüm falan çıkarmış, aslen konservatuar mezunu, keman çalan, bet sesli bir kızımız. Ama eğitimli bir enstrümanist olması falan değil kendiyle ilgili vurguladığı, sarışınlığı. (Üstelik doğuştan sarışın da değil.) Kendisinden önce yüzlerce sarışının geçtiği ve kendisinden sonra daha nicelerinin gireceği bir sektörde böyle bir laf...

Ne acayip insanlar var ya... Bu kafada birinin iş görüşmesine falan gittiğini düşün bi... (Kafalar bi milyon!)

-Neden bu işe uygun olduğunuzu düşünüyorsunuz?
-Çünkü "piyasadaki en eski sarışın benim."

Bunun dilimize çevrilmiş hali şudur;

-Neden bu işe uygun olduğunuzu düşünyorsunuz?
-Anacım saçımı açtıra açtıra peridrolden, oryelden beynim yandı. O yüzden konservetuğardaki eyitimimmiş şeymiş hiç şeyapmıyorum. Piyasadaki en eski sarışın benim. Kendimle ilgili vurgulayabileceğim en önemli şey bu şu an. O yüzden bu işe uygun olduğumu düşünüyorum. Yani aslında genel olarak düşünemiyorum. Zaten o yüzden buraya geldim. Bilişim şirketi di mi burası? Hiç anlamam ben. Düşünebilsem gelmezdim. Aldınız mı beni işe?

Bak işte, yanmış ya kafa... Ne yaptığını bilmiyor.
Te Allaam ya!

Not: Ben de kumralım. (Hem de doğuştan.) Ama hiç lafını etmedim bu zamana kadar. Sadece sanatımlan anılmak istiyorum.

Balyajlı günler dilerim.

Pazar, Şubat 08, 2009

O değil de...

...Şalgam haşlanırken mısır gibi kokuyor.

Severek İzliyorum 2

İnsanları izliyorum ya, çok enteresan ifadeler görüyorum yüzlerinde. Bu ifadelerin en enteresanlarından biri de "parklardaki aletlerde spor yapan ev kadını ifadesi" benim nazarımda.
Bu kadınlar öyle bunalmışlar ki kocaydı, çocuktu, evdi, geçimdi türü şeyler ve aktivitelerden, kendilerine ayırabildikleri zaman o kadar sınırlı ki... Sabahları konu komşu kadınlar toplanıp parka gidiyorlar. Bir yandan aletlerin üzerinde acemice debelenirken bir yandan sanki evde gün yapıyormuş gibi muhabbete dalıyorlar. Ama yüzlerindeki ifade oyun oynayan bir çocuğun ifadesi. Görünüşte kadın, içinde bir yerde hala kız çocuğu. Senelerdir çocuklarını, onlar büyüyünce belki torunlarını oynamaya götürdükleri, ya da imkan varsa çaylarını, böreklerini kapıp oturmaya gittikleri parklarda kendilerinin de oynayabileceği oyuncakları bulmuşlar ya... Öyle tatlılar, öyle mutlular ki o an, gıptayla bakıyorum.
Sadece o an için hepsini kendi annemmiş gibi seviyorum.

Severek İzliyorum 1

Severek izlemek sevdiğim bir eylemdir. (Televizyon hariç. Onu ne seviyorum ne de izliyorum.) Severek izlemekten ziyade izlemeyi sevmek mi demek lazım acaba? Neyse... Öyle aval aval bakarım ben etrafta ne oluyor diye. Seyir halindeki araçların camlarından izlerim, yemeye-içmeye gittiğim mekanlarda olduğum yerden izlerim, yürürken izlerim... İzlerim, tahmin ederim, kendi kendimi dahil ederim konuşmalarına falan...
Geçen yine izliyorum, seyir halindeyim sabah işe giderken... Çok ama çok dar alınlı bir kadın gördüm. Hayatta en şaşırdığım şeylerdendir dar alın. Alnı o kadar dar ve saç çizgisi burnuna o kadar yakındı ki empati kurunca beynim kaşındı kadının saçlarından. Bir de böyle garip bir üçgen oluyor dar alınlı insanların saç çizgisi, bakınca üstüme çığ düşüyor gibi oluyorum. Yüzlerindeki bütün uzuvlari minnacık bir alanda sıkışmış gibi... Ağız, burun, gözler birbirine o kadar yakın ki mesela bi'şey yemek istese, yanlışlıkla gözleriyle burnunu yutacak gibi...
Bir de beyinlerini düşünüyorum, sanki sıkışırmış gibi geliyor bana. Alan dar ya...
Tedirgin oluyorum.

Cuma, Şubat 06, 2009

Saç ça Pör fekdey...

Sabah yataktan "ooeehhbeeeüfff" diye söylenmek suretiyle kazınarak kalkmam gerekmesine rağmen, dışarı çıkıp güneşi görünce neşeyle doldum, sevinçle taştım hayatımın manası günlük. Adeta "müzikallerde tıppıdı tıppıdı mutluluk dansı yapan gamsız insan" gibi oldum. Ajda Pekkan'ın eski şarkılarıyla koşup oynamak istedim sokaklarda ama hanımefendi kişiliğimden asla ödün vermedim. Sakin sakin yürüdüm, görünüşü kurtardım. Ama içimde sapıttım inanır mısın? Kendi kendime ne eğlendim, ne eğlendim.
İnsanın güneşi görünce çıldırması ne tuhaf. Hele de kışın ortasında sürpriz yumurta olunca...
Bütün gün kafamda bir şarkı döndü durdu;
Saççaaa pörfekdeeeeyyy dibidibidibidiiiiii saç ça pörfek'deyyyyy dibidibidibidiiii....

Perşembe, Şubat 05, 2009

Herpes Simplex Strikes Back

Normal evimde kedi besleyemediğim için canevimde beslediğim herpes simplex virüsleri yine saldırdı. Nankörlüğün bu kadarına pes. Sen barınak ver, besle, büyüt... Bunlar ilk fırsatta ağızdan burundan pörtlesinler. Bakamıyorum diye cami avlusuna da bırakamıyorum...
Allah hayvanın bile hayırlısını versin anacım.
Bugün de derdim bu.

Salı, Ocak 27, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 9

Şahsi tarihte bugün, ben biyoluminesantım. En koyu karanlıkta bile kendi kendimi aydınlatıyorum.

En Saçma Şey Hayattır

Bir an düşündüm de hayattaki en saçma şeyin hayat olduğuna karar verdim. Her şey bir toz ve gaz bulutuyla başladı ki bu bulut inorganikti. Sonra gazlarla tozlar samimiyeti ilerletti, kaynaştı, sıkıştı, katılaştı ve nereden estiyse bir gezegen olmaya karar verdiler ki kendisi koca bir taş yığını olduğundan o da inorganikti. Büyük ihtimalle zaman geçtikçe canları sıkıldı. Çünkü artık birbirlerine anlatacak bi'şeyleri kalmamıştı, bütün zincirleme reaksiyonlar çok sıkıcıydı ve her şey feci şekilde rutine binmişti. Sıkış, yörüngeye otur, güneşin etrafında dön, ay senin etrafında dönsün, arada bir sallan deprem yap, oradan deniz çıksın, buradan dağ fışkırsın... Hep aynı şey. Bu yüzden, sadece yeni bi'şey denemiş olmak için, ilksel çorba diye bişey yaptılar ki bu da inorganikti. Ve karıştırmaya başladılar. Bir süre böyle eğlendiler. Karıştırdılar, karıştırdılar, o kadar karıştırdılar ki çorba sapıtıp aminoasit diye bi'şey üretti, oradan da nasıl olduysa organik bi'şeyler oluştu.
Bakteriydi, böcekti derken, gezegen bir de baktı ki üzerinde birileri koşturup duruyor. Mağara duvarına bizon resmi, topraktan kase, avcılık, toplayıcılık falan derken medeniyet diye bi'şey yapmışlar onunla oynuyorlar. Önce bir dellendi gezegen, debelenebildiği kadar debelendi bu yaratıkları üstünden atmak için. Kıtalar, okyanuslar birbirine girdi. Olmadı buzul diye bi'şey icat etti ortalığı dondurdu, kesmedi. Bünyeyi aşırı ısıttı kuraklık oldu, işe yaramadı. Ama vazgeçmedi. Bu koşturan şeyler her ne kadar kalabalık olsa ve gezegen tek olsa da mücadeleye devam etti, hala da ediyor. Mücadelenin dışında bir de bu hayata hayret ediyor.
Hayat ne tuhaf aminoasitler falan...

Pazartesi, Ocak 26, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 8

Şahsi tarihte bugün, ben penguenim. Uçamıyorum :,(((

Sonuna Kadar İnkar

Ruh dediğin gerizekalı bi'şey sevgili psikiyatri dünyası ve değerli psikozlular. Kendini korumak için türlü mekanizmalar geliştiriyor. İlk ve en çok başvurduğu yöntem de inkar. Lakin ruhun salaklığının en belirgin kanıtı tam da bu mekanizma.
Misal ne yapıyor? Hasar göreceğine dair en ufak belirtilerin bile varlığını reddedip, görmezden geliyor. Zannediyor ki redderse inkar ettiği o şey gerçeklikten çıkar. Görmezden gelmese kafasına göre başka bi'şeyle rasyonelleştirip olmadık bir mana yüklüyor, müreffeh yarınlara koştuğunu sanıyor.
Lakin kazın ayağı öyle değil. Çünkü o inkarlar kredi kartıyla taksitli alışverişler yapmışçasına birikiyor. 10 liradan 5 liradan ne olur denen bakiyeler birikip içinden çıkılamaz bir toplama ulaşıyor, üstüne bir de faiz biniyor... İşte ruh denen bilinçsiz tüketici de böyle yapıyor sevgili psikolojiseverler. İnkar mekanizmasını kullanarak öteleyip ittirdiği her şey masif bir gerçeklik kütlesi olarak kafasına düştüğünde hasarın allahını görüyor. Halbuki yılanın başını küçükken ezse hiç böyle bir derdi kalmayacak, kabul ve telafi edilebilir hasarlarla kapatacak işi. Ölümcül yaralar almaktansa ufak sıyrıklarla atlatıp, üstündeki tozları silkeledikten sonra devam edecek ne yapıyorsa.
Fakat dediğim gibi ruh salak. Akıl-mantık kardeşlerin kurduğu "vicdanın sesi" adlı grubun "sağduyu" adlı eserini dinlese bunlara hiç gerek kalmayacak. Ama nerede onda o izan? Varsa yoksa inkar, sonuna kadar inkar!
Mal!

Buldum Buldum...

Gün geçmiyor ki bilimde bir çığır açmayayım sevgili bilimperverler. Çünkü bilimde ilerlemenin önüne geçilemiyor, engel olunamıyor bilime.
Malumunuz insanlık uzun süre olmadık şeylere inandı bilimsel olduğu gerekçesiyle. Mesela dünya düz sanıldı yıllarca, ya da maddenin en küçük parçasının atom olduğu. Lakin aynı bilim tam tersini kanıtladı zamanla.
Ben de böyle bir keşif yaptım işte derin düşüncelere daldığım bir anda. Sevgili dostum, büyük düşünür ve bilimin önde giden neferi Douglas Adams'ın "Otostopçunun Galaksi Rehberi" serisinden bir eseri yeniden okuyordum. Uçmanın aslında bir sanat olduğu ve kendinizi yere atıp yeri ıskalamak temeline dayandığını söylüyordu rehber. (Ki ben rehberin her söylediğine inanırım.) O anda uzun zaman önce aklıma gelmiş ve karmaşık beynimin dehlizlerine itelenmiş bir düşüncem aklıma geldi. Yer çekimi olduğunu sandığımız şeyin aslında gök itimi olduğunu buldum. Daha doğrusu zaten bulmuştum da hatırladım diyelim.
Buluşumu deneyle ispatlamaya gerek duymuyorum çünkü deney gerektirmeyecek derecede aşikar bunun böyle olduğu. Bir nesneyi boşluğa bırakın, yere düştüğünü göreceksiniz. İşte bu ispat! Gök itmese bir nesne nasıl aşağı doğru hareket edip yere düşer ki?
Çığır açacak yeni bir buluşta görüşünceye dek bilimle kalın sevgili bilimşinas kişiler.

Pazar, Ocak 25, 2009

System Failure

Üstünüze afiyet benim kafa gitti. Her zaman konuşurken ya da yazarken saçmalayan biri olmuşumdur. Kelimeleri karıştırırım, harfleri karıştırırım, heceleri karıştırırım. "Evet" yerine "vete" yazarım mesela ya da "tencere kaparlanmış yuvağını bulmuş" veya "diş sıkını derim" çeşitli atasözleri ve deyimlerimiz yerine. Ya da hardalın adı gelmez aklıma mayonezin sarısı diye bi'şey çıkıverir ağzımdan. Ama bu sefer kendimi aştım.
Daha önce hesap makinesi araken "anne süpermen nerede" diye bir cümle kurmuştum ki bunun kendi içinde bir mantığı olabilir. Ben dört işlem konusunda gerizekalıyken küçücük bir aletin pek çok işlemi yapabilmesi vesilesiyle aletin süper olduğunu düşünmüş olabilirim. Bilincimin dehlizlerinden süzülen bu düşünce böyle bir cümleyle ifadesini bulmuş olabilir. Lakin; dilimin ucundaki "kağıt havluyu banyoya koymuştum" cümlesinin ağzımdan "hepsini mutfak robotuna atmıştım" olarak çıkmasına bir anlam vermekte çok zorlanıyorum.
Sistem böyle error verirken restart falan kesmez, resetlemek lazım herhalde.
Hmmm...

Şahsi Tarihte Bugün 7

Şahsi tarihte bugün, ben boş ve kararsız bir pilim. Geri dönüşüme de girebilirim yeniden şarj da edilebilirim. Çevre kirliliğine katkım olmaması için yeniden şarj olmayı deneyebilirim.

Dönemim Geldi

Dönem dönem insanlar bi'şeyleri sorgulama dönemine girer ya... Hah işte! Ben öyle bir döneme girdim. Bi'şeyleri ayıklayıp atmaya, bazı şeyleri anlamlandırıp saklamaya çalışıyorum. Ara sıra küçük küçük temizlikler yaptığımdan genelde yorulmam böyle şeyler yaparken. Ama bu sefer büyük temizlik zamanı gelmiş çünkü ben biraz ihmal etmişim bu işi.
Bazı şeyleri görmezden gelmişim, anlasam da anlamamış gibi yapmışım, aman bir köşede dursun sonra hallederim demişim. Ama pek iyi yapmamışım. Görmek istediğim gibi görmüşüm çok şeyi, olduğu gibi değil. Anlık hasarlardan korunmak için kalıcı hasarlara kapı açmışım, haberim yokmuş. İnsan kendini niteleyen sıfatları yok sayıp kendini delirtebiliyormuş mesela. Başkalarına çeşitli payeler verirken kendimi ihmal etmişim. Maskeler takmışım yüzlerine, kendimi inandırmışım. Gerçekten özel oldukları için değil ben öyle gördüğüm içim kıymetlerini abartmışım. Sırf bu yüzden hayal kırıklığına uğramışım, maskelere kızmışım.
Şimdi de kendime yöneldi öfkem. Çünkü tüm bunları aslında ben kendime yapmışım, izin vermişim. Tembellik mi etmişim korkaklık mı onu bilemiyorum ama bütün bunar geçip öfkem yatıştığında çok güçlenecekmişim.

Hayat ne enteresan, dönemler falan...

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Peter Pan Olacaktım...

Asla olmaz dediğin şeylerin olabileceğini kabullendiğin an büyüdüğün andır. Köşelerin törpülenip yuvarlak hatlara dönüştüğünü görmeye başladığında büyümüşsündür. Hayatın kafandaki gibi olmadığını, olmaz dediklerinin olabileceğini, yapmam dediklerini yapabileceğini, istesen de istemesen de kabullendiğin andır büyüdüğün an. Bazı şeylerin varlığını reddetmenin onları yok etmediğini, aslında her zaman orada olduklarını gördüğün an büyürsün. "Hayatta" diye başlayıp "yapmam, etmem, gitmem, yemem..." diye biten kocaman cümleler kurmak yerine basitçe "hayatta her şey olabilir" dediğin an büyümüşsündür. Ve büyümek acı verir. Yapabileceğin tek şey bunu sakince kabullenmektir, ilk dalganın geçip gitmesini beklemek. İlk dalga hep en kötüsüdür. Zamanla dalgalar küçülüp etkisini kaybeder. Olgunlaşırsın.

Hayat bu.
Hayatta her şey olabilir.
Herkes her şeyi yapabilir.
İnsanlar büyür.

Büyüyorum.



Büyümeyen kirpi müdahalesi: İstemese de büyüyen herkes için büyük düşünür Serdar Ortaç'tan gelsin;
"Hayaaaaat beni neden yo ru yosuuuun..."

Cuma, Ocak 16, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 6

Şahsi tarihte bugün, ben sakar bir terziyim. Kendi söküğümü dikemiyorum. Başkalarına güzel elbiseler dikiyorum ama kendi söküğümü dikmeye çalışırken hep kendime batırıyorum iğneyi.

Perşembe, Ocak 15, 2009

Şahsi Tarihte Bugün 5

Şahsi tarihte bugün, ben rezene çayıyım. Sindirim sorunu olanın sindirimine yardımcı olurum. Gerekirse gazı olanın gazını alırım. (Yürü be!)

Çarşamba, Ocak 14, 2009

Sıkıntının Yaptırdıkları

Abi çok sıkılıyorum ya, öyle böyle değil. Ne yaptıysam oyalanamadım. Biraz bi'şeyler izledim, bi'şeyler okudum, oynarım diye oyun indirdim bi bok anlamadım oyunu sildim, dizi izleyeyim dedim site bozulmuş mu ne olmuşsa açılmıyor, hava bir garip...
Velhasıl kelam sıkıntıdan şiir yazdım;

Sıkılıyorum
Sı-kı-lı-yo-rum
SıkılıyorumSıkılıyorumSıkılıyorum
SıkılıyorumSıkılıyorumSıkılıyorum
SıkılıyorumSıkılıyorumSıkılıyorum
Sıııkııılııyorum
Sıkılı-yorum

Bir de haiku yazdım 6 heceli;


Kı lı
Yorum
Ben...

Sanatla yoğrulmak da geçirmedi sıkıntımı. Daha ne yapayım ben?

Üfffff!

Şahsi Tarihte Bugün 4

Şahsi tarihte bugün, ben sadece gözlemciyim. Etrafımda bi'şeyler oluyor, katılmıyorum. (Muhalefet.) Neler olduğu beni ilgilendirmiyor, ilgisizce bakıyorum sadece. (Hava muhalefeti.)

Vakanüvis Kirpinin Notu:
Hava Muhalefeti: Bir insanın çok havalı olduğu için her şeye muhalefet etmesi durumunu tanımlayan tamlama.
Hava muhalefeti yapan kişi için bkz;
Artis! (Ünlem önemli.)

Hafızam 0, Omega 3

Sabah işe gelirken aklımda bi'şey vardı "ay hemen gideyim de şunu yazayım" dediğim. Lakin unuttum, eser miktarda bir fikir bile kalmadı aklımda ne yazmayı düşündüğüme dair. (Hayata dair, sevgiye dair, dostluğa dair her şey bu frekansta sizlerle.)
Sık sık oluyor böyle şeyler, unutuyorum her şeyi. Daha doğrusu unutmamam gereken her şeyi. Esamesi kalmıyor kafamda. Unutmam gerekenlerse baki kalıyor zihnimde. Ne saçma şey. Gereksiz şeyler kafamda fazla yer tuttuğu için mi gereklileri unutuyorum, yoksa algıda embesillik mi bu bilemedim.
Omega 3 iyiymiş hafıza için. Denemek lazım. Ne de olsa hafızam 0, omega 3. Üç sıfırdan büyük olduğuna göre hafızam için iyi bi'şey olabilir bu.
Matematiğim de çok kuvvetli.
3>0
Yürü be!

Salı, Ocak 13, 2009

Cuma, Ocak 09, 2009

Bu Ne Yaman Çelişki

Uzun zaman olmuş bu fotoğrafı çekeli. (Tam ne kadar olduğunu bilmiyorum.) Bir anda aklıma geldi. "Bu ne lan?" demiştim ilk gördüğümde, "büyük bir pazarlama hatası." Eski patronum geldi aklıma birden, deli olur çünkü böyle şeylere. Kulakları çınlasın.
Bak bak...

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Dönerci misin fasulyeci misin?
Esnafın dilemması.

Şahsi Tarihte Bugü Niki

Şahsi tarihte bugün, ben ulamayım. Aslında gayet kolay anlaşılacak basitlikteyim. Ama bazen anlaşılmıyorum, örneklerle açıklanmam gerekiyor anlamayana.
Bugün ulamayım, yarın ulemayım belki, kim bilir...

Babil'in Ömrü...

Sabah aklımda bir soruyla uyandım. Canımdan çok sevdiğim arkadaşım Douglas Adams'ın (Kısaca DNA diye bilinir) "Otostopçunun Galaksi Rehberi" adlı seri şaheserinde adı geçen "Babil balığı" ne kadar yaşıyor acaba? İşte bu soru vardı uyandığımda kafamda. Sonra soru soruyu getirdi. Bu balık öldüğünde ne oluyor? Kulakta çürüyüp sisteme mi karışıyor yoksa direkt olarak dışarı mı atılıyor? Ya da öleceğini hissettiği zaman kendi kendini dışarı mı atıyor? Atalarının mezarlarına gidip orada ölümü mü bekliyor? Ya da normal ölüyor mu öyle?

Babil balığının ömrünü düşünürken aklım bana yeni oyunlar oynadı ve yeni sorularla doldu kafam. "Leyleğin ömrü iki laklak" derken kasıt iki laklak arası süre midir yoksa iki laklak toplamı olan süre midir?

Bunları merak ediyorum şu an. Huzursuz ve tedirginim. Soru soruyu getiriyor, halbuki cehalet ne büyük mutluluk.

Bir sorular ve sorunların daha sonuna geldik. Tekrar görüşünceye dek ikircikli kalın canlarım.

Perşembe, Ocak 08, 2009

Julio, Ben ve Çığır Açan Buluşlar

Aziz dostum Julio Cortazar bir eserinde diyor ki;
"Önemli buluşlar en beklenmedik yerlerde ve şartlarda yapılır. Newton'un elmasına bakınız, şaşılacak gibi değil midir? Bana da böyle bir şey oldu, bir iş toplantısının ortasında nedenini bilmeden kediler geldi aklıma, gündemle hiçbir ilgisi yoktu kedilerin- ve ansızın kedilerin telefon olduklarını buldum. işte bu kadar, tüm dahiyane buluşlar böyle olur."

Ben de böyle bir buluş yaptım bugün. İşten eve dönmeye çalışırken, şarkıların aynı anda hem uzunluk hem zaman birimi olduğunu buldum. İstanbul gibi bir şehirde kıtadan kıtaya geçmek 1 şarkı sürerken bir semtten diğerine geçmek yaklaşık 17 şarkı sürüyor. Ne enteresan değil mi? Doğanın kanunları işte... Akıl sır ermiyor.

Bilimde ve insanlık tarihinde çığır açacak başka keşiflerde görüşmek dileğiyle, rasyonel kalın.

Not: "Kuantum mekaniğinde can sıkıntısı geni ve antimadenin salınımı" adlı eserim çıktı, aldınız mı?

Şahsi Tarihte Bugün 1

Şahsi tarihte bugün, ben solungaçları tıkanmış bir balığım. 1 saat 1 gün gibi, 1 gün hiç geçmiyor. Çünkü bedenim burada, zihnim paralel bir evrende, zaman feci şekilde göreceli.

Teknoloji Gerzeğinin Yakarışı!

Üniversiteye girme çalışmaları yaparken sosyeloji, piskoloji ya da teknoloji gibi bir bölümde okumak istedim. Deli olurum diye piskolojiden, sıkılırım diye sosyelojiden vazgeçtim. Ama sosyallikten hiç vazgeçmedim, bunu bilesin. Piskolojiden de anlarım biraz. Ama teknolojiyle iki yabancıyız birbirimize. Çünkü teknoloji diye bir bölüm yokmuş :((( O yüzden asla anlayamadım teknolojiyi.
Bilişim ve tıp dünyası! Size sesleniyorum. Teknolojik nesneler konusunda gerizekalıyım ve bunu ancak siz çözersiniz nöroloji ve teknoloji dehaları. Bir çip yapın ve beynime yerleştirin ki bu nesneleri anlayabileyim. Çokgelişmişüstünteknolojikkompüterlibilgisayarımı tam randımanlı kullanabileyim mesela. Sadece mail al-yolla, internette gez, mesincırda yazış fanksiyonları dışında da bi'şey yapabileyim en azından bazı uygulamaların ya da proramların ne işe yaradığını anlayabileyim. Mal mal bakmayayım monitörüme. Ya da ne bileyim wordde boş dökümana yazı yazıp kadetmek dışında da şeyler yapabileyim. Kod yazayım bazen ya da hacker olayım zaman zaman. Öyle olmasam bile ne bileyim anlayayım işte biraz bu muammayı.
Müşkül durumdayım :(((

Deneme

Günce!
Bu bir denemedir. Mail gidiyor mu gitmiyor mu onu kontrol edeceğiz.
1 2 3 deneme!
Mersi.

Eklenti: Günce!
Gitmiş mail.
Rahat!

Sayın İnsanoğlu, Neden Yazı?

Geçen gün kendi kendimi sorguladım sevgili günlük. İçimdeki çocuğa döndüm, "neden yazı?" dedim. "Niye sürekli bi'şeyler yazıyorsun, ne gerek var?" dedim. Ve hemen cevabı yapıştırdım. "Çünkü yazı benim için nefes almak gibi, kendimi ifade ediş, hayatı yorumlayış, varoluş biçimim, sanatla yoğurduğum düşünceleriminin izdüşümsel dışavurumu" dedim. "Yazıyorum öyleyse varım, yazı-yorum öyleyse varım" dedim.
Şaka lan, öyle demedim. "Hiiiç canım sıkılıyor, yazıyorum öyle" dedim. Kendi kendime konuşsam deli derler, bi'şeyler yazınca kimse ilişmiyor lan günlük. "Sanatçı ruhlu kız tabii, yazıyor ne güzel" falan diyorlar. Ahahaha. Bana! Arada da mesela "bilmem nereden bişey yazısı istediler, ben hiç anlamam, sen yazar mısın?" diyen çıkıyor. Hemen diyorum ki "ay şekerim keşke yazabilsem ama yazamam çünkü "writer's block" (iki elimin işaret ve orta parmaklarıyla tırnak işareti yapıyorum bunu derken) oldum, mümkün değil bi'şey yazmam" diyorum vakarla karışık kibir ve yaratamayan bir sanatçının buhran dolu ifadesiyle.
Bu yazı dediğin şey de zaten can sıkıntısından çıkmış bence. sonradan "medeniyet yazıyla başladı" falan diye havalı bir kulp taktılar. Ne alakası var? Mağara adamı dediğinin yapacak işi gücü yok. İnternet yok, pileysteyşın yok bi'şey yok o zaman. Bütün gün çayırda çimende yayılıyor arada bizon falan vuruyor, kadınlar ottu meyveydi topluyor... Toplasan 1-2 saatlik iş. E gün 24 saat. Ne yapsın bu adam? (Ya da kadın?) Bütün gün oturuyor mağaranın önünde, sıkıntıdan yerleri eşeliyor elinde bir sopa. Öyle mamuttu, kuştu, ağaçtı, böcekti çizerken yavaştan sallamaya başlıyor detayları, basit çizgilere indirgiyor. İcat oldu mu sana yazı?
Medeniyetmiş... Ne medeniyeti be? Hepsi can sıkıntısından.
Valla bak!

Salı, Ocak 06, 2009

Social Underground Sins ya da Durumdan Çıkan Vazife

Bir grup cin yavrusu arkadaşım var. Kendileri metin yazarlığı, sanat yönetmenliği, şarkıcılık, çalgıcılık efendime söyleyeyim çeşitli alanlarda sanatçılık işleriyle iştigal eden kişiler. Bunlar durmuşlar durmuşlar, gidişata, olan-bitene bakmışlar, darlanmışlar, ve en sonunda da patlamışlar. (Farklı disiplinlerden sanatçıların can verdiği projeye bidivbidivbidiv...) Durumdan vazife çıkartıp gidişata bir dur demek, durduramasalar bile sekteye uğratmak için ellerinden geleni ardlarına koymamışlar ve bir oluşuma soyunmuşlar.
Oluşumun adı "Social Underground Sins", kısaca "S.U.S. (Dilimizden utanmıyoruz?!) Kendilerinin bir olduğu yetmemiş fotoğrafçısından şairine ressamından yönetmenine sanatın çeşitli dallarıyla haşır neşir olan ne kadar arkadaşları varsa onların da akıllarını çelmişler, peşlerine takmışlar. (Hepsi de ikna kabiliyeti yüksek, ekip çalışmasına yatkın, prezenatbıl gençler.) Bir sitayiş, bir nümayiş... Oturup karar vermişler ve demişler ki;
"S.U.S. tasarımcı, sanat yönetmeni, yazar, reklam yazarı, fotoğraf sanatçısı, stratejist, sinemacı, müzisyen gibi farklı disiplinlerden gelen kişilerden oluşan bir topluluktur.
1964'de Ken Gerland tarafından hazırlanan ve 100 tasarımcı tarafından altına imza atılan "First Things First" manifestosunun 2000'li yıllarda Türkiye'deki mecburi yansımasıdır."

Bazı çalışmalarını burada yayınlıyorum, yakında kendi sitelerini açacaklar ki asıl orada göreceğiz ne haylazlıklar yaptıklarını.
Misal şöyle bir sticker yapmışlar;

Böyle böyle yapıştırmışlar;



Sonra mesela youtube sansürüne kızmışlar, şöyle bi'şey yapmışlar;


İşte böyleyken böyle. Gençler düşünmüş, yapmış bize de beğenip desteklemek düşer. "First things first" de nedir diyenler de bir zahmet google ya da ekşisozluk'e soruversinler. Her şeyi devletten beklemesinler.

Büyüklerimin gözlerinden, küçüklerimin dizlerinden öperim. Afacan kalın.

Cuma, Ocak 02, 2009

Ama Arkadaşlar İyidir

Kitapları çok severim. Annem hep anlatır, uykum geldiğinde evdeki kütüphanenin raflarından birine girip orada uyurmuşum küçükken. (Kütüpanne beni bağrına bas.) Bazıları biraz aşırı bulabilir bu sevgiyi. Bence gayet makul, sonuçta kitap en iyi arkadaştır.

Ama en az kitaplar kadar sevdiğim bir başka güruh daha var ki onalara da "yazarlar" diyoruz. Bunlar benim en yakın arkadaşlarımın bir kısmını oluşturuyorlar. Diğer bir kısmını da bazı roman kahramanları oluşuturuyor. (En diğer bir kısım arkadaşım bu sebeple benim manyak olduğumu iddia ediyor.)

Misal kendisiyle evrende maceradan maceraya koştuğum biriciğim Douglas Adams ve kedilerin telefon olduğunu bulan mucit arkadaşım Julio Cortazar; evlensem nikah şahidim olacak kadar yakın arkadaşlarımdır. İkisinin de rahmetli olmuş olması bir sorun teşkil etmiyor nazarımda. İki elleri kanda olsa gelirler. Ya de en yakın arkadaşlarımdan olan Alper Canıgüz'ün bu arkadaşlığımızdan haberdar olmaması beni bozmuyor. Ben onları candost bilmişim sonuçta, kime ne?

Şeffalık politikam gereği yazar ve roman kahramanı arkadaşlarımla ilişkilerimi açıklıyorum!

Douglas Adams: En yakın arkadaşım, en sevdiğim insan. Hayranlık duyduğum bir yazar aynı zamanda. Öldüğü her aklıma geldiğinde gözlerim doluyor.

Marvin The Paranoid Android: Gezegen kadar beyniyle aklıma takılan şeylerde bana çok yardımcı olan bir arkadaşım. Lakin çok depresif olması ilişkimizi bazen çıkmaza sokuyor. Birbirimizi uzaktan seviyoruz.

Hayyam: Ne zaman umutsuzluğa kapılsam, mutsuz olsam elime bir kadeh tutuşturup "dünya fani" diyerek içimi rahatlatır. Sonra beraber sarhoş oluruz. Hem sanatçı hem bilim insanı, bir de komik adam... Bayılıyoruz birbirimize.

Julio Cortazar: Dostum olmasının yanında rehberim, akıl hocam, cancişim ve bayılarak okuduğum bir yazar.

Agatha Christie: Arkadaşım değil, (Kitaplarının üstündeki fotoğrafı yüzünden kendisinden korkuyorum.) sadece sevdiğim bir yazar.

Miss Marple: Direkt kankam, yaşlanınca olacağım kadın.

Lawrence Block: Bernie Rhodenbarr gibi bir adamı yarattığı için sevdiğim bir insan. Yazar-okur çerçevesindeki ilişkimiz gayet seviyeli. Lakin Bernie için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Bernie Rhodenbarr: Biriciğim. Roman kahramanı olması dostum olmasını asla engellemedi. Ne zaman başım sıkışsa, moralim bozulsa, canım sıkılsa Caroline kankamızı da kapar yanıma koşar. İki tek atar havamızı buluruz.

Daha çok var aslında arkadaşım, ama çok üşendim daha fazla yazmayacağım. Belki sonra...

Hayırlısı.

Herpes Simplex ve Psikolojik Çözümlemeler

Hayatta uçuk nedir bilmezken uçuksuz yapamaz oldum. Her daim dudağımın bir kenarında bir uçuk, görsen uçukla doğdum sanırsın. O denli bütünleştik.
Bu herpes simplex denen zibidi bir kere yerleşti mi bir daha ölsen çıkmazmış bünyeden. Çalışmak nedir bilmeyen, alkolik kocalar gibi kurulurmuş bir güzel, bir daha da kıpırdamazmış yerinden. İt!
Bu sorunun kökenini bulmak için çocukluğuma indim ve şu sonuca vardım;
Annem evde hayvan beslememe izin vermediğinden (Hayvan derken kedi, köpek, fil, maymun, kaplan vb. beslemek istedim. Kuş, balık falan olsa sorun değil, izin verirdi onlara.) ben de kokmayan bulaşmayan (Çelişkili bir ifade oldu sanki. Bulaşmayan virüs?!) minik bir hayvan olan virüslerde bulmuş olabilirim çözümü.
Sokak kedisinin virüs camiasındaki muadili olan herpes simplex, benim karşılayamadığım kedi ve diğer tüylü hayvanlar isteğimin temsili milis kuvveti olabilir.

Bir gizemi daha çözdüm, gururluyum!