Pazartesi, Kasım 15, 2010

Bayram Gelercesi

10 saniye yerinde duramayan atom karınca annem bayram telaşında, beni de peşinden sürüklüyor. Kendi çapımda hamarat olduğumdan yardım ediyorum hazırlıklara. Bizim içten yanmalı nükleer çekirdek yarın bayram diye sapıtıp seri imalata bağlayınca 175 çeşit kesmedi kadını. Bir yandan poğaça yapıp bir yandan başka ne yapsak diye düşünürken benim kafa yandı. Annem yemekleriyle, ben konuşamamamla meşhur olunca olaylar gelişti.

Annem: Kurabiye de yapalım mı?
Ben: Neli yapacağız?
A: Kakaoludan yapalım, seviyor herkes.
B: Ondan değil fındıklıdan yapalım.
A: Hangi fındıklı?
B: Hani yapıyorsun ya hep... Pul biberli. Ay! Pul şekerli. Amaaan! Toz şekerli...
A: Pudra.
B: Hah! Evet, pudra şekerli.
A:Konuşamıyorsun sen yine. Neyse o zaman, kek yapacağım.

Ben konuşamıyorum, annem kek yapıyor.

Vesileyle, iyi bayramlar.

Salı, Kasım 09, 2010

Zihinsel Engeller

İnsan zihni çok tuhaf. Çok garip bir çalışma şekli var ve pek çok şeye muktedir. O yüzden bırak başkalarınınkini anlamayı kendi zihninin bile ne zaman ne yapacağını bilemiyorsun.
Benimki ara ara beni sırtımdan bıçaklar mesela, darbenin geldiğini göremem bile. Bir an her şey normalken bir an sonra sırtımda bir bıçak vardır ve elim ulaşmadığı için kendim çıkartamam o bıçağı. Çürüyüp düşmesini beklemem gerekir.
Kendi zihnim, benim Brütüs’üm.
Ya da kendi içindeki bi’yere hapseder beni bazen. Ne kadar debelenirsem debeleneyim çıkamam o izin verene kadar. Tutmak istediği kadar tutar ve bir anda serbest bırakır.
İşte o zamanlarda ben onun kölesiyim.
Öfkelenirim ona, “senin sahibin benim, niye sürekli bana saldırıyorsun?” diye kavga ederim, etkisiz hale getirmeyi denerim. Beceremem.
Sonra kafama bi’şey dank eder, anlarım.
Çünkü bir sürü çer çöple doldurup o kadar kurcalıyorum ve saçma sapan şeylerle yoruyorum ki onu, benimle mücadele edip bütünlüğünü korumaya çalışıyor.
Çünkü sürekli içinde dolaşıyorum ve dolaşırken bi’şeylere takılıyor ayağım, kurtulmaya çalışırken büsbütün kördüğüm oluyorum. Zarar görüyorum ve zarar veriyorum. Üstesinden geldiğimi sanırken aslında bir arpa boyu yol alamadığım o kadar şey var ki dönüp dolaşıp aynı yerlerde takılıyorum. Ben takıldıkça zihnim beni itip yürütmek için yeni yollar deniyor sürekli.
Bana karşı yaptığını düşündüğüm her şeyi aslında benim için yaptığını anlıyorum birden, beni benden korumaya çalıştığını.
Zihnim benim en büyük müttefikim.
Benden bağımsız ve benimle bir.
Hapishanem ve evim.
Zihnim benim.
Güvendeyim.

Pazartesi, Eylül 20, 2010

Meraklı Portakal

Vaşinktonportakal çok yalnız bir çocuktu. Garip bir aileden geliyordu ve kendisi de oldukça garipti. Ailesi, çocuklarına isim koyarken ismin anlamlı olmasıyla ilgilenmez, kulağa melodik ve hoş geldiğini düşündükleri sözcükleri isim olarak seçerdi. Mesela annesinin adı Narenciye, anneannesinin adı Fevkalbeşer'di. Nesillerdir böyleydi ama nedeni belli değildi. Babası Kromatiniplik bu konudaki sorularını duymazdan gelir, dedesi Anglosakson müstehzi bir gülümsemeyle geçiştirirdi. Teyzesi Şarampol ve dayısı Makrome konuyu açtığı anda anlamlı anlamlı bakışır ve Vaşinktonportakal’ı azarlardı.
Bütün sülale içinde en sevdiği ve en iyi anlaştığı kişiler Döpiyes ve Tayyör adlı ikiz kuzenleriydi. Bir de halası Mansiyon'u çok severdi. Ufak tefek, neşeli ve sevecen bir kadındı. Ama o bile Vaşinktonportakal’ın sorularını cevaplamak yerine incelikle savuşturuyordu.
Vaşinktonportakal çok yalnız bir çocuktu ve bütün yalnız çocukların yaptığını yaparak vakit geçiriyordu. Yani evi karıştırıyordu. Ailece garip oldukları için dışlandıklarından (çünkü insanlar ismi Manivela ya da Trikotaj olan acayip insanlarla arkadaş olmak istemiyordu.) ıssız bir yerde, kocaman bir evde neredeyse tüm aile beraber oturuyorlardı. Sadece birkaç isyankar aile ferdi mahkeme kararıyla normal isimler almış ve çok uzaklarda bi’yerlerde normal insanların arasına karışmıştı. Bir tek kendileri gibi dışlanan insanlar bu aileyle haşır neşir olmaktan çekinmiyordu ama onlar da biraz tekinsiz kişilerdi ve zaman zaman bazı sorunlar olabiliyordu.
Neyse, bunlar mühim değil. Mühim olan evin her yerini santim santim bilen Vaşinktonportakal’ın dedesinin kütüphanesinde bulduğu garip bir kutuydu. O kadar iyi saklanmıştı ki neredeyse gözünden kaçırıyordu. Habuki evin en çok vakit geçirdiği bölümü bu kütüphaneydi. (Malum, çocuk yalnız, en iyi arkadaşı kitaplar.) Nesillerdir biriktirilen bir sürü kitap, eski albümler, bazı günlükler, doğanlarla, ölenlerle, ailenin işleriyle ilgili çeşitli belgeler ve her nevi basılı, yazılı nesne burada saklanmıştı. (Saklamak: Raflarda ve dolaplarda yer kalmayınca devrilmeyecek şekilde bütün boşluklara istiflemek.) Aile onca ıvır zıvırı ayıklayıp sınıflandırmak ve işe yaramayan şeyleri atmakla uğraşmaktansa odayı büyütüp kaybettikleri alanlar yerine eve ek kanatlar yapmayı seçtiği için oda (Ve dolayısıyla ev) devasa boyutlardaydı.
Vaşinktonportakal kutuyu kütüphanedeki kocaman ahşap masanın çekmecelerini kurcalarken buldu. Bütün eski ve kocaman ve çok sağlam ahşap masalar gibi bu masanın da gizli gözleri ve onların içine gizlenmiş başka gizli gözleri ve daha derinlerde saklanmış diğer gizli gözleri vardı. İşte Vaşintonportakal bu çok ama çok gizli gözlerden birinde bulmuştu bu kutuyu. Önce onun bir kutu olduğunu anlamadı çünkü hiçbir ek yeri yok gibiydi. İnsanlığın başlangıcından beri kapalı bir nesne bulan her insanın yaptığını yaptı, kutuyu salladı. Bir tıkırtı geldi. Demek ki içinde bi’şey vardı. Pencerenin yanına gidip iyice yakından baktı, şaşı baktı şaşırdı. Kutunun köşesinde minicik bir yiv vardı. Tırnağıyla açmaya çalıştı, elini acıttı. Çakısını denemeyi düşündü, o da olmadı. En sonunda bir iğneyle açmayı başardı. Küçük bir defterle karşılaştı. Bir sure inanmaz gözlerle deftere baktı. Defter büyükbüyükbüyükbüyükbüyükbüyükbüyük en büyük babasının günlüğüydü. Aradığı bütün cevaplar bu günlükteydi. En sonunda deftere dokunmaya cesaret edebildi. Defteri eline aldı ve aldığı anda defter ufalandı. Çünkü çok eskiydi ve havayla temas etmişti. Bir an için dondu kaldı. Sonra ufalanan defteri kutunun içine tıktı, kutuyu bulduğu yere sakladı ve kütüphaneden kaçtı.
O günden sonra adını Versatilkalem olarak değiştirdi, kütüphaneye bir daha adım atmadı ve asla isimlerle ilgili soru sormadı.

Salı, Eylül 14, 2010

Pazartesi, Eylül 13, 2010

Ben büyyünce 2

Ben büyyünce "gençinsanlarıkonuşarakalçıyaalantekaütteyze" olucam.

Ben büyyünce 1

Ben büyyünce "narçiçeğikırmızısırujuyladenizegiripkafasınıhiçsuyasokmadanyüzenteyze" olucam.

Meee!

Bu referandum tatavası çıktığından beri herkesleri aldı bir telaş. Yok ülke elden gidiyormuş, of çok fena ayrımcılık, ay acayip bölücülük varmış, aman da evet çıkarsa özgürlük büyük darbe alırmış, vay efendim uyumayalımmış...
Be malın önde gideni ne zaman uyandın ki şimdi uyumayalım diyorsun? Milletçe evet-hayır oynarken mi aklına geldi uyumak, uyanmak? Özgür müydün ki özgürlük diye götünü yırtıyorsun? Göte girince açılmayan şemsiye var ya, o sana çoook önceden sokuldu, sen osura osura uyuken fersah fersah açıldı. Açılışı davullarla, zurnalarla yapıldı uyanmadın da, uyanmayı şimdi mi akıl ediyorsun?
Adı üstünde yerli "mal"ı yurdun "mal"ı, herkes onu kullanmalı. Çok uzun zamandır öyle bir kullandılar ki seni ne aklın ne hür iraden kaldı.
Önce sağcı-solcu diye ayırdılar, sonra Türk-Kürt, laik-şeriatçı diye. Şimdi de evetçi-hayırcı diye ayrıldın.
Dilini bozdular, kültürünü bozdular, bütün değerlerini aldılar elinden. Her şeyle ilgili algın bozuldu, tahrip edildi sen mal mal bilumum yarışmalarla bilmem kimin ölümsüz eserinden uyarlanan dizileri izlerken.
Ülkesini seven herkes faşist, bütün dindar insanlar şeriatçı, laikler münafık, senin gibi düşünmeyen herkes düşmanın oldu. Nasıl istedilerse öyle şekillendirdiler zihnini sen hala uyumaktan uyanmaktan bahsediyorsun. Bütün bunlar olurken, kurunun yanında yaş da yanarken neredeydin biriciğim?
Şimdi hiç şikayet etme başına gelenlerle geleceklerden. Ellerinle sattın, teslim ettin ülkeni, bir ilan vermediğin kaldı.
"Sahibinden satılık, anahtar teslim ülke. Üstelik yanında koyun sürüsü bedava."

Cuma, Eylül 03, 2010

Ne zaman evleniyorsun?

25 yaşın üzerindeyseniz ve arkadaşlarınız, akran kuzenleriniz falan haince evlenmeye başladıysa her mecliste duyacağınız sorudur bu. Hazırlıklı olun. Senaryo, soran kişiye bağlı olarak 2 versiyonludur. 



1. versiyon
Eş, dost, akraba, tanıdığın sorması:

Bu versiyonda genellikle dişihanımteyzeler (anne, teyze, hala, yenge, konu, komşu, süpürge) ve nadiren adambeyamcalar (amca, dayı, abi, komşu, bakkal, sütlaç) ya da yeni evli çiftler rol alır. Assora açıklayacağım 2. versiyona göre daha anlaşılabilir bi'şeydir. Bi nevi sizin mutluluğunuzu görmek isterler kendilerince. Bir kuşağa (Jenerasyon da olur.) göre saadet, esenlik, huzur, düzen gibi şeyler tamamen ev-barkla ilgilidir. Yakınlardan birilerinin (komşunun çocuğu, arkadaşınız, bi'şeyiniz) evlenmesiyle açılan mevzu kaçınılmaz olarak size doğru yönelecek ve bu soru sorulacaktır. Üzerine vazife olan, olmayan insanlar bunu dert edinip "ne zaman evleneceksin? Ama bak biz torun sevmek istiyoruz artık ekikiki" (Annem, babam kurmuyo lan öyle cümle, sana ne?) şeklinde cümleler kurmak suretiyle sizi bunaltacaktır. (Torunmuş... Denyo) Eğer kaderin kötü bir oyunu olarak yeni evlenmiş bir arkadaşınız, bi’şeyiniz de ortamda bulunuyorsa, sanki bu zamana kadar beraber bekar bekar şahane takıldığınız kişi o değilmişçesine teyzelere amcalara gaz verme görevini üstlenir. Bu tamamen sizin buna sinir olduğunuzu bilmesi ve bundan kendine eğlence çıkartmaya çalışmasıyla alakalıdır. Karşı saldırı olarak gözünüzü belertmeden, sakin sakin “bebek” kartını oynayın. Kuracağınız tek cümleyle bu kumpasçıyı kendi tuzağına düşürebilirsiniz. “e şekerim, çocuk ne zaman?” dediğiniz anda bir sessizlik olacaktır, hemen istifade edin. “Bebek sevesimiz var, değil mi teyzelerim, amcalarım?" sorusunu sorduğunuzda
dikkatler o tarafa yönelecektir. Hatta çocuklu insanlar için bile bu kart çalışır çünkü teyzeler ve amcalar asla yetinmezler, her zaman ikinci, üçüncü çocuğu da beklerler. Bebek muhabbeti açıldığı saniyede herkes kendi çocuğunun bebekliğinden, duruma gore torun olmadı yeğenlerden bahsetmeye başlayacak ve o arada akla gelen kişilerin çekiştirilmeye dalınmasıyla saldırıdan hasarsız kurtulup hemen oradan sıvışmanız mümkü olacaktır.

2. versiyon:
El alemin sorması:


Bunlar kesin dişihanımteyzelerdir. Adambeyamcalar sadece "evli misin?" diye sorup geçebilirken elalemindişihanımteyzesi asla yetinmez. Zira bu kadınların kafalarında sürekli güncellenen bekarlar listeleri vardır. Tanıdıkları, gördükleri, otobüste yanına oturdukları, markette karşılaştıkları, bir şekilde denk geldikleri bütün genç kadın ve erkekleri kafalarında eşleştirirler. En az yedi çifti evlendirmeyi (7 çift evlendiren cennete gider şeklinde bir batıl itikat var.) hayatlarının amacı edinmişlerdir. Hepsinin yakınlarında (uzak da olur, farketmiyor bunlara.) mutlaka evlenmek için çıldıran genç insanlar (komşu çocuğu, yeğen, oğul, kız, torun, torba, poşet) bulunmaktadır. "Evli misin?" diye başlayan sorgu "aaa, niyee?" nidası akabinde “peki konuştuğun biri var mı?” sualiyle devam eder. Cevabın evet ya da hayır olması bi’şey değiştirmez. Hemen o gençlerden size uygun görülenlerin iş, güç, maaş, yaş, ev, araba, taşınabilir - taşınamaz mal varlığı, t.c. kimlik no. gibi bilgileri en ince detayına kadar aktarılır. Çünkü bu teyzeler psikolojik harp, istihbarat, karşı istihbarat hususunda en baba teşkilatı cebinden çıkarır. Savuşturmak için gözlerinizi devirip en yavşak halinize bürünmeniz ve bu teyzelerin tasvip etmeyeceği konularda atıp tutmanız şarttır. Hemen alkol, sigara, gece hayatı, karşı cinsle münüsabetler hakkında konuşmaya başlayın ve mümkünse “evlilik ne yeaaa? En fazla birlikte yaşarım” diyerek teyzeyi soğutun. Bir sure taş kesilip betonarmehanımteyzeye dönüşeceklerinden arkanıza bakmadan, seke seke kaçabilirsiniz

Moda hastalıklar için stil rehberi

Hastalığın da modası olur muymuş dediğinizi duyar gibiyim biricik ivsenlorenlerim. Ve cevap evet, tabii ki olur. Hastalık modası kişinin kendine yakışanı olmasıdır. 
Nasıl vücut tipimize gore giyinmemiz, yüz tipimize göre saç-makyaj ayarları yapmamız gerekiyorsa hastalıklar için de aynı şey geçerli. Örneğin depresyon, panik atak, reflü türü rahatsızlıklar her kadının gardrobunda bulunması gereken “küçük siyah elbise” gibidir. Sırf bu hastalıklar yüzünden “çağın hastalıkları” diye bir kavram yaratıldı, çağa uygun yaşamalıyız. Her hastalık herkeste şık durmaz.
Örneklerle açıklayayım. Mesela uzun boylu birine depresyon yakışmaz, hantal gösterir, panik atak sakil durur. Uzun boylularda bipolar ya da manik-depresif bozukluk en azından bir borderline kişilik daha şık dururken kısa boylu iseniz size reflü ya da anksiyete yakışacaktır. Sizi boylu, zengin ve sofistike gösterir. Minyon ve zayıfsanız alerjik rahatsızlıkları tavsiye etmiyoruz, zira stilinizle alımlı olmanız için daha sinirli ve seri hareketlerle karakterize bir hastalığınız olmalıdır. Alerji çeşitleri de sizi ezik ve dışlanmış gösterecektir. Hipoglisemi türü bir rahatsızlığınız olması kan şekerinizi düşüreceği için sizi "tatlı yiyelim tatlı konuşalım" şeklinde neşeli bir moda taşır. Bu da sosyal hayatınıza çok olumlu etkiler getirecek, yüzünüzde ışıltılı yansımalar oluşturacaktır. Uzun boylu ve hafif kiloluysanız tenya ya da şerit türü parazitlere bağlı rahatsızlıklar dikine çizgili sayıldıklarından sizi ince ve zarif gösterecektir. Özellikle omurga ile ilgili ortopedik rahatsızlıklar 80’lerdeki vatkalı, yarasa kollu blüzler gibidir, kimsede şık durmaz. Sakın denemeyin.
Unutmayın ki doğru bir stille çok para harcamadan da harikalar yaratabilirsiniz. İ! entırteymınt moda polisinden bu haftalık da bu kadar. Haftaya ödül törenleri ve kırmızı halı bölümümüzle yine modanın nabzını tutacağız.
Öptüm. (Yanakları değdirmeden.) Bye.

Perşembe, Eylül 02, 2010

Fahri TDK ve Yeni Sözcükler 8

Hemen bi tanım verip gidicem, tikkat tikat!

Seri katil: Çok hizli hareket edebilen, yüksek kondüsyonlu katillere seri katil denir. Bu katiller yorulmak nedir bilmezler.

Bu kadar.

Çarşamba, Eylül 01, 2010

Multikültürel oldum

Annem düştü pazar günü, dizini sakatladı. Doktor 10 gün ayağa kalkmayacaksın, basmayacaksın ayağının üstüne dedi, ben de 1 hafta izin aldım işten, zabıta olarak evdeyim. Çünkü annem insan değil atom karınca, yatağa zincirlesen yine kıpraşır. Nitekim dün 2 saniye gözümü ayırdım üstünden, taburenin tepesinde buldum. Neymiş, kavanoz lazımmış. Neysse...
Evde olunca yemek işlerine verdim kendimi, mütemadiyen mutfaktayım. (Tarhana falan yaptım, öyle hamaratım. Ellerimnen yoğurdum, güneşinen kuruttum.) Dün bir spagetti yaptım söylemesi ayıp, değil parmaklarını kollarını yersin. Öyle leziz bir sos. Ben de parmaklarımı falan yemeyeyim diye çopstikle yedim bugün ve bir anda aydınlandım.
Yemek bir İtalyan yemeğiydi, yemek için kullandığım araç doğunun hazinesi. İşte o an farkettim kültür vasıtasıyla ulaşıp çeşitliliği kutladığımı. Adeta bir nasyonel coğrafik, bir diskoverya çenıl olmuştum, kültürler arası köprüydüm. Hem de kendi mutfağımda. Vay be dedim, bir annemin düşmesi nelere kadirmiş. Hemen koştum, buna vesile olduğu için ısırdım annemi. (Bazı kültürlerde bir sevgi gösterisidir bu, Eskimolar da burunlarını birbirine sürter mesela.)

Bu da böyle bir anımdı. Şimdi yorumlar;

İtalyan yemeğine çekik gözlü bir bakış. (Daily Planet)
Fantastik bir macera. (New York Times)
Spagetti ve İlluminati hiç bu kadar multikültürel olmamıştı. (Dan Brown)
Eskizden esere. Kültürler arası ilk köprüyü ben yaptım. (Leonardo da Vinci)

Tekrar görüşünceye dek Ra'nın gözü üstünüzde olsun İsislerim, Osirislerim.

Günlerden bugün

Sabah yine her zamanki gibi hımfhımf diye uyandım, (Sabah dediğim, öğlen.) çünkü huysuz bir insanım. Bir süre domuz gibi durduktan sonra otomatik portakal hareketlere giriştim;
-Yataktan kalk. (Çok zor bu.)
-Kahve yap. (Refleks.)
-Bir lokma bi'şey ye, sigara yak. (Pavlov'un Gökçesi)
-Bir süre mal mal bak, nikotin-kafein kardeşler kanına karışsın, sisler dağılsın...
Sonra rutin dışında bi'şeyler oldu, çok değerli büyüğüm, biricik insan Haluk Mesci ilen konuştum. Bi'şey yazmıştım, onu beğendi, ben sevinip şımardım. (Bazıları gibi içten yanmalı bir kişi olmadığım için dışardan motive edilmem gerekiyor. Haluk Mesci benim için ful (sayıyla, full) motivasyondur.) Sonra o yazdığım bi'şeyi değerli büyüğümün bir arkadaşı (artık benim de arkadaşım, hihihi) okuyup beğenmiş, oradan buraya gelmiş burada biraz okumuş, çok sevmiş. Değerli büyüğüm bana iltifatları iletti. İşte o an benim delirdiğim an oldu sayın seyirciler. Zaten deli gibi seviniyorum biri yazdığım bi'şeyi beğenince. Düşün, Haluk Mesci yazdığın bi'şeyi beğenmiş, sonra bir de arkadaşı beğenmiş. Önce içimden zıplamaya başladım (evet, yapabiliyorum bunu.) sonra bir baktım ki evin içinde koşuyorum. O ara kahveyi dökmüşüm, küfür bile etmedim inanır mısın? Normalde haymnskigtko tarzı bir monoloğa girişmem beklenirken, adeta bir neşe pınarı dökülmüş de pek güzel olmuş edasıyla temizledim dökülen kahveyi. Aman bir sitayiş, bir küşayiş, bir nümayiş. Kimseyle becayiş etmem, edemem, öyle sevinçliyim.
Demem o ki şu sevinci yaşadım ya, ilk çocuğumu Haluk Mesci'ye hediye edeceğim, bir böbreğim de Derya Tanyel'indir.

Mühüm not: Beni Haluk Mesci ilen tanıştırarak bunların hepsinin vesilesi olan biriciğim Mito'ma teşekkürü borç bilirim. (Ya da boşver lan, o da manita yaptı sayemde.) (Ya da boşverme, Mito candır.) (Manitası da candır, ayrı.)



Yasal Uyarı: İçinizden şu aile saadetini kıskanan olur, nazar değdiren olur efendime söyleyeyim forsta bir distörbıns hissederim falan, kıçınızı keserim. Maşallah deyin.

Narenciyeyle felsefe olmaz!

Bu ara orada burada karşıma çıkıp duran bir laf var ki feci sinir oluyorum. "Hayat sana ekşi limonlar sunuyorsa zivzivziv..." diye bi'şey. Tekilayla tuz mu isteyecekmişsin ne yapacakmışsın.
Kendini güldürüklü, sempatikli sanan bir aklıevvel etti bu lafı, laf aldı yürüdü. Facebook statüslerine mi yazılmadı, tweetler, retweetler mi yapılmadı, msnlerde kişisel ileti mi olmadı... Gruplar bile açtılar bu isimle. Kıçına da bir tane ":)" taktılar mutlaka. Üstüne bik bik bik bi ton muhabbet. Aman efendim bir sitayiş ki görülmeye.
Biri de çıkıp demedi ki "arkadaşım sen böyle dedin ama ekşi olmayan limon mu olur lan?" Narenciyenin tatlı olanı mandalina, portakal zaten, neyin lafını ediyorsun? Limon dediğinin doğasında var ekşi olmak. Ne şikayeti bu, tribin kime? Çorbaya, salataya sık, kemir c vitamini al. (Hatta kabuğuyla kemir çünkü vitamini kabuğunda.) Alabildiğince C vitamini al ki kafan çalışsın.
Ben de "hayat sana ekşi greyfurtlar veriyorsa tatlı portakalın suyuyla karıştır, kemiklerin kuvvetlensin" diyorum o zaman. Bu da yazılsın msnlere tivitırlara! Ekşi limonu da nüans farkından dolayı geri iade ediyorum ki kara koyun, siyah koyun anlaşılsın!

Uyarı: Son cümledeki anlatım bozuklukları vurgu amaçlı kullanılmıştır. Evde denemeyin, kimseye vurmayın kuzucuklarım.

Son söz: Anlatım bozukluğu iz a biç, biççeez!

Cuma, Ağustos 27, 2010

Kediyi merak öldürür!

Biri “bir yazar için hayatta en korkunç şey boş/beyaz sayfadır” gibi bir laf etmiş ya… (Hatırlamıyorum kimin söylediğini, ama meşşur bir yazar bunu söyleyen.) Yalan o. En korkunç şey yazmaya başlayıp kıçını toplayamadığın şey. (Ya da ben meşşur veya gayrimeşşur bir yazar (hatta yazar) olmadığım için bunu kaba etimden uyduruyorum.) Lakin benim için böyle. Boş sayfadan hiç korkmuyorum. (Palyaçolardan bir de sakin ve alçak sesle konuşan insanlardan çok korkuyorum. Ama onlar sayılmaz.) Boş sayfa dediğin negzel bi’şey. Beyaz böyle, pırıl pırıl, mis gibi temiz. Hiçbir şey yapamasan origami diye bi’şey var hayatta, katlar katlar kurbağa yaparsın.
Ama üstüne bişeyler yazıp devamını getiremediğin sayfa öyle değil. İnsanın sırtında kambur gibi, notırdamın hörgücü gibi bi’şey. Atsan atamıyorsun, satsan satamıyorsun. Bir çeşit hayırsız evlat, bakamasan da, sözünü geçiremesen de doğurmuş oluyorsun bir kere.
Benim de derdim budur şu hayatta. Kafamda zaman zaman sözcükler, cümleler hatta abartıp paragraflar beliriyor ama hikayenin tamamını göremiyorum. (Ki kedi gibi meraklıyım, çok merak ediyorum her hikayenin sonunu. Hikaye benim hikayem lan, nasıl bilmem sonunu? Gayet bilmiyorum işte.) Göremedikçe takıntı haline geliyor, iyice kilitleniyor mevzular. Düşünsene kafanın içinde sürekli aynı şeyleri söyleyen sesler olduğunu. Bi’şeyler anlatmaya başlıyor ama her seferinde başa dönüyor. Ne kadar tahammül edebilirsin? Koy bi kendini benim yerime. Koyamadın değil mi?
Ama inançlıyım, (ki inanmak başarmanın yarısı) kafamda belirip duran o cümleler, paragraflar falan aslında birbirinden bağımsız görünse de bağlantılı ve hepsi bir gün sıraya girip “aha da bizim sıramız budur, bir kağıda döküver bizi” diyecek. İşte o zaman kahraman askerin düşmanı denize döktüğü gibi ben de kağıda dökeceğim hepsini!

Perşembe, Ağustos 26, 2010

Fahri TDK ve Yeni Sözcükler 7

Bugün tanımla beraber biraz da etimolojiye gireceğiz kremalı patateslerim. Çünkü bazen tanımlar yetersiz, kelimeler kifayetsiz...

Dokuz: Bir sayı olarak bilinse de aslında kadim zamanlarda nargileler, henüz canlıyken, böyle gülerdi. O yüzden "nargile kahkası" diye tanımlayabiliriz. (Sayıyla 9)

Efsane der ki; çok ama çooooooooook eskiden nargileler kısa boylu, tombalak ve neşeli bir halktı. Sık sık birbirlerine sulu ya da korlu şakalar yapar ve beraberce "dokuzdokuzdokuzdokuzdokuzdokuzdokuzdokuzdokuz " diye gülüşürlerdi. (Tüm kabile aynı anda gülerdi, evet.) Fark ettiniz mi bilmem, ama dokuz tane dokuzu birbirine bitişik şekilde yazdım çünkü nargileler gülünce çıkan ses tam olarak buydu. Dokuz sayısı da buradan gelmektedir. Hep aynı sayıda ses çıkarttıkları için o sayıya dokuz adı verilmiştir. Sonra bu garip şaka anlayışlarından dolayı nargilelerin soyu yavaş yavaş tükenmiş lakin uzaktan akraba oldukları "pikniktüpüebatlarındakimuhtaremmi" ırkı bu mirasa sahip çıkmıştır.

Yeni bir tanımda yeniden görüşmek üzere sevgili atosportosaramislerim.

Dil Kültürü ve Laklak Bilgisi

Ayrı yazılması gerektiği halde bağlaç olan "de"ler ("Dahi anlamındaki de" olarak da bilinir camiada.) ve "ki"ler, (Bunun lakabı yok, yazık :( Ağlamıyorum, gözüme bağlaç kaçtı. ) efendime söyleyeyim soru eki "mi"ler (Soru eki mi?) (Bak, ayrı yazdım.) hep bitişik yazılıyor ya... Hah, ona feci takığım ben. Bitişik yazılması gereken hal eki "-de", ilgi eki "-ki" (ekikiekiki) falan da ayrı yazılıyor mesela zaman zaman. Ona da delleniyorum. (Boş İşler Daire Başkanlığı kadrolu dellenmeçler arıyor!) Lakin sakin kafayla düşününce ikizlerin birbirine karışmasını doğal buluyorum. İnsanlar neyi neden ayrı yazmaları gerektiğin bilse kötü ikiz öbürünün yerini alamaz. O yüzden dev hizmetlerime bir yenisini ekleyip neden ayrı yazılmaları gerektiğini açıklamaya karar verdim.

Dahi anlamındaki de: Adı üstünde, (Bak bu bitişik mesela.) "dahi", o yüzden halktan kopuk, kibirli. (Bildiğin götü kalkmış, fazılsay olmuş.) Kendisini bu sebeple uzak tutuyor, ayrı yazılmakta ısrarcı.

Örnek cümle;
Sen de mi Brütüs? (Kayahan'dan Sezar için geliyor; Sen de mi aklıma sığmıyor sen de mi? Demek bana yine hüsran bana yine hançer var temalı eser, sonradan sözleri değiştirilip "Esmer günler" ismini almak suretiyle Nilüfer tarafından seslendirilmiştir.)

Sende mi Brütüs? (Bak burada "de" bitişik. Neden? Sezar hançerini kaybetmiş, Brütüs'te olup olmadığını soruyor. Brütüs "nerede çıkardıysan oradadır" diyor, gidip bir bileyci buluyor ve hançeri Sezar'ın sırtına ekliyor. O yüzden bitişik.)

Soru eki mi: Bu "mi" aslında bir nota olduğu için ayrı yazılır. Do Re (Mi tek kullanımlıktı, ilk cümlede kullandım, bitti.) Fa Sol La Si de nota ve ayrı yazılıyor mesela, ama "Sol"le soru soramazsınız.

Cümle kurayım hemen;
Evi mi sattın? (Bi soru sordum! Ayırdım "mi"yi.)
Evimi sattın. (Tespit yaptım burada, ayırmıyorum.) (Muhatabım hayali evimi benden habersiz sattığı için bacaklarından ikiye ayırdım o ayrı.)

Bağlaç olan "ki": Bunda kural basit. "Öyle ki", "böyle ki" derken ayrı, (Çünkü bağlaç bu, iki şeyi birbirine bağlıyor, onçün ayrı. (Bağladığı için ayrı olması biraz ironik geldi birden.) Kendi bağlı olsaydı bağcık derdik, bitişik yazardık.) "ebeninki " derken bitişik yazıyorsun, çünkü bu iyelik eki. (Hayır, "eki"deki ki ayrı yazılmaz.)

Bu konuda şahsıma ait bir şiiri örnek vermek istiyorum ki zaten daha önce "Şair oldum" başlığı ilen bilokta şe'yapmıştım. (Bak, bağlaç olarak kullandım, ayırdım.)
"Ayri yazılsa "belki"deki "ki",
Hem bağlac olsa hem iyelik eki."

Bir bol parantezli yazının daha sonuna geldik biriciklerim. Huzurlarınızdan ayrılırken ben ve kafa sesim size esenlikler dilemekten çekinmeyiz.

Pazartesi, Temmuz 19, 2010

Mevlevilik üstüne çeşitleme 2

Şofben vardır benden içeri. (Tesisatçılığa hevesli Terminatör mevlevi.)
Gülben vardır benden içeri. (Nihat Odabaşı'nın kankası olmak isteyen popçu mevlevi.)
Pakpen vardır benden içeri. (Saydam mevlevi.)
Tinman vardır benden içeri. (Ruhsuz mevlevi.)

Pazar, Temmuz 18, 2010

Mevlevilik üstüne çeşitleme...

Big Ben vardır benden içeri. (Britiş mevlevi.)
Big Bang vardır benden içeri. (Astrofizikçi mevlevi.)
He-Man vardır benden içeri. (Çocuk ruhlu, hayalperest mevlevi.)
PacMan vardır benden içeri. (Seksenleri özleyen mevlevi.)

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Fahri TDK ve Yeni Sözcükler 6

Yine yeni bir tanımla karşınızdayım biricik sudenlerim.

Rektal Tuşe: Ağzı yerine anüsüyle konuşan dolayısıyla ağzından çıkanı kulağı duymayan kişinin sarf ettiği sözcüklerin döndürülüp kendisine sokulmasıdır. Kişiyi kendi laflarıyla tuş etmektir.

Bu resmi ve hissiz tanımı bir şiirle hislendirmek ve renklendirmek isterim.

Ey bana laf sokmaya yeltenen gafil!
Bilmez misin o lafı çevirip sana sokarım?!
Ağzınla konuş ki kulağın duysun,
Yoksa rektal tuşe yaparım.

Bugünlük de bu kadar közlenmiş patateslerim, yakında tekrar görüşelim. (Kafiye de kafein gibi bağımlılık yapıyormuş.)
Ok, kib, bye...

Pazar, Haziran 20, 2010

Lahana

Küçük kız o sabah lahanaları düşünerek uyandı. Özellikle de Brüksel lahanalarını. Uyandı ama yataktan kalkmadı. Öylece yatmaya ve lahanaları düşünmeye devam etti.
Salıncaktan düşüp kafasını yardığı için okula gitmemişti. Salıncakta hız denemesi yapıyordu. Çünkü yeterince hızlı sallanabilirse ve iyi atlarsa uzaya gidebileceğini düşünüyordu. Hızlanmaya çalışırken eli salıncağın zincirinden kaymış, havalanmış ve bir anda karanlığa karışmıştı. Sonrası malum. Gözlerini hastanede açmalar, kafaya dikişler, MR’lar…
Bunlar dündü.
Bugün en önemli şey lahanalardı. Lahanadan nefret ederdi, özellikle de Brüksel lahanalarından. Tadını sevmezdi, kokusunu da. Ve sonra o sabah aslında gerçekten neden nefret ettiğini anladı. İster kollektif bilinçten aktarılan bir bilgi deyin ister ani bir aydınlanma, biliyordu. Çok uzak bir geçmişin, bilinmeyen bir evrenin lahanalarla ilgili anıları… Hepsi, bir anda, oradaydı.
Çok çok uzun zaman önce, bilinmeyen bir yerde, varlığı unutulmuş bir evrende sadece tek bir lahana vardı. Dev bir lahana. Ortalama bir gezegen boyutlarında, canlı, bilinçli, nefes alıp veren tek bir dev lahana. Hem bir bütün halindeydi hem her yaprak kendi bilincine, aklına ve hislerine sahip bir bireydi. Öyle ahenkliydiler ki…
Ve sonra bir gün ömrü sınırlı olan her canlı gibi lahananın göbeği ölmeye başladı. Hepsini birbirine bağlayan omurga, lahananın yüreği… Lahana ölmekten öyle korktu ve öyle panikledi ki çürümenin sıçradığı bazı yapraklar kötücül birer parçaya dönüştü. Sağlam yapraklar onlardan ayrılmak, başka bir yerde yeni bir hayat kurmak istediler. Kötücüller karşı çıktı. Eğer onlar çürüdüyse hepsi çürümeliydi.
Fikirler öyle birbirinden ayrıldı ki lahananın göbeği dayanamadı ve bütün yapraklarını bir seferde üzerinden sıyırdı. Ölecekse huzurlu ve sakin ölecekti. Yapraklar dört bir yana saçıldı ve kovalamaca başladı. Çürüyen yapraklarla sağlamların savaşı. Ölçülemeyecek kadar uzun bir zaman boyunca hem birbirlerini kovaladılar hem de yerleşebilecekleri yeni bir yuva aradılar.
Ve bir gün karşılarına mavi bir gezegen çıktı.
Üzerinde bildiklerinden çok farklı bir hayat vardı. O yüzden sessizce yerleştiler. Sağlam yapraklar yine bildiğimiz lahanaydı, çünkü kendilerine güveniyorlardı. Ama habis çürükler kendi içlerine kapandı. Çürüklerini örtmek için kendilerini o kadar sıkıştırdılar ki boyları ortalama bir erik kadar kaldı. Hepsi bir şekilde, kendilerini belli etmeden hayata karıştı. Normal lahanalar daha fazla sevildi. Yemekler, dolmalar, salatalar yapıldı. Küçükler garnitür olarak kaldı.
Habislerin sabırları ebatlarıyla ters orantılıydı. İntikam için çok uzun zaman bekleyebilirlerdi. Üstelik şimdi yeni bir düşmanları, başka bir sebepleri, dolayısıyla daha sağlam bir plan için daha uzun bir zamana ihtiyaçları vardı. Kendilerini garnitür olmaya mahkum edenlerden de intikamın alacaklardı. Sabredecek, plan yapacak ve sonunda bu gezegenin sahibi olacaklardı. Zamanın sonuna kadar bekleyebilirlerdi ve sonra bu gezegen onların olacaktı.
Küçük kız bu bilgiyle afallamış, dehşete kapılmıştı. Yattığı yerde başı dönüyor, dünya üstüne yıkılıyormuş gibi hissediyordu.
Ve sonra annesinin yemeğe çağıran sesini duydu. Yemekte Brüksel lahanası vardı.

Cumartesi, Haziran 19, 2010

Oksimoron

Alkolsüz bira.
Kafeinsiz kahve.
Light mayonez.

Bunların hepsi oksimoron.
Moron!

Şair oldum

Ayri yazılsa "belki"deki "ki",
Hem bağlac olsa hem iyelik eki.

Genel Mektup

Sevgili eş, dost, akraba ve bana kitap kurdu diyen diğer insanlar;
Hanginiz beni kitap kemirirken gördünüz?
Arz ederim.

Atasözleri ve deyimler

Atalet büstün temelidir.

Bir cuma hikayesi

-Kuddusi bey nerede? Odası karanlık.
+Sansürü protesto etmek için karartma uyguluyor.
-Ne sansürü var ki?
+Şaka yaptım, sansür yok. Cumaya gitti, gelecek.
-E daha 5 gün var cumaya?!
+Geçen cumaya gitti, zamanda seyahat edebiliyor.
-Geçen cuma gitseymiş o zaman, niye şimdi gitti?
+Zaten geçen cuma gitmişti. Çok sevmiş, bi daha gitti.

Perşembe, Haziran 17, 2010

Blogger senin derdin ne?

Madem geri geldim, tasarımı biraz şe'yapayım dedim, pişman oldum. N'olmuş kuzum buraya? Ne yapmaya kalksam bir hata kodları bir afra tafralar... Yarım yamalak bir değişiklik yapabildim, ama çoğu şeyi düzenleyemedim. Eski tasarımı da korumadığım için akraba evliliğinden doğmuş gibi oldu blog.
Blogger, sözüm sana! Sürekli bırakıp gidiyorum diye böyle yapıyorsan sen bittin lan! Çünkü tekrar gidersem kahveden arkadaşlarla geri dönerim. Bunu da böyle bil.

Taşınma sonrası hisli yazı

Başka yerlere yazdığım şeylerin bir kısımını buraya taşıdım, altlarına yazdığım tarihleri not düştüm, rahatladım. Eskiden buraya yazdığım bazı şeyleri de oralara taşımıştım, hava aldılar, iyi oldu.
Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.
Bundan sonra yeni yazılar buraya...
Yeniden açılış yaptım (kaçıncı oldu bu acaba?) ama kurdele kesmeyeceğim çünkü kıyamıyorum :( (Hisli kısım buydu. Kurdeleler kesilmesin.)

Kendi kendime söyleşi ya da otoröpo.

-Neden yazı?
-Bilmem, tura da olabilir. O da % 50 ihtimal sonuçta.
-Neden yazı?
-Bilmem, kışı da olabilir. Ama soğuktan hoşlanmıyorum, kardan nefret ediyorum.
-Çok yavşaksınız.
-Mersi.
-Neden yazı?
-Öğrettiler bi'kere.
-Bu mu sebep?
-Evet.
-Tekrar mersi.
-Cümlemize.

Bir "retorik sorulara metaforik cevaplar" programının daha sonuna geldik. Bu kadınla konuşulmuyor sevgili edebiyatseverler. Hepiniz kütüpanneye emanet olun.


Ne zaman yazdım?
8, 9 ve 12 Nisan 2010 şeklindeki çeşitli zamanlarda kendimle yaptığım 3 röportajı birleştirip buraya taşıdım. Taşınmak çok zor.

Fahri TDK ve yeni sözcükler 5

Yeni bir "bir gün bir gün bir sözcük, eve de gelmiş kimse yok" programıyla tekrar karşınızdayım sevgili hemoglobinler. Öğrenelim, coşalım.

Grup Dinamiği: Bir grup içindeki en neşeli, en enerjik kişiye grup dinamiği denir. Grubu eğlendirmek, gruba yeni katılanları eski üyelerle kaynaştırmak konusunda doğal bir yeteneği vardır. Grup dinamikleri birden fazla grubun içinde yaşayabilir, pek çok grubun maskotu olabilirler.

Örnek cümle kurmayacağım, her şeyi benden beklemeyin.
Öptüm, bye.

Ne zaman yazmışım?
Bugün.

Fahri TDK ve yeni sözcükler 4

Şahane bir sözcükle tekrar karşınızdayım sevgili şnorkellerim.

Ömerçelakıl: Aslen Ömerçel'akıl diye yazılan bu sözcük "sayısal zekayı fazla kullanmaktan kafa kırıldığında, oluşan çatlaklardan sızmak suretiyle olmadık yerde çeşit çeşit şifre görme, duruma göre götünden element uydurma" şeklinde kendini gösteren zeka çeşididir. Malum zeka dediğin çeşit çeşit. Sayısalı var, duygusalı var, görseli var... (Daha var bir sürü ama üşendim yazmaya.)

Örnek cümle: Bey koş, oğlan pi'nin bütün basamaklarını hesaplayacağım diye uğraşırken ömerçelakıllı oldu, sütlacın şifresini buldum diyor.

Bugün de bunu öğrenmiş olduk sevgili aminoasitlerim. Huzurlarınızdan ayrılmadan önce sizlere "bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" cümlesini hatırlatır, hepinizin ömür boyu kölem olduğunuzu bildirmekten şeref duyarım canlarım. Zira sayemde öğrendiğiniz şeylerin haddi hesabı yok. (Palmiye yaprağıyla serinletmeniz şart değil, klima diye bi'şey var. Üzüm yedirme opsiyonel.)

Hepinizi nöronlarınızdan öperim.


Ne zaman yazmışım?
26 Nisan 2010

Fahri TDK ve yeni sözcükler 3

Dilimize katkılarım saymakla bitmiyor sevgili badem şekerlerim. Yine yeni tanımlarla karşınızdayım.

Rotarakt: Çiğ lahana ısırıldığında çıkan ses, efekt.

Pötürge: Isırgana dokunulduğunda bünyede ortaya çıkan etki. Kaşıntılı kabarcık.
Örnek cümle;
"Eltimgillen çayırda gezerken ısırgan dokanıp her yerim pötürge olunca limon suyu sürdüm, geçti."

Ahıska: Sinsi gülüş sesi. Daha çok zeka geriliği olan teşhircilerde görülür.
Örnek cümle;
"Bak sana ne göstericem aahhhahhahhaahıskaahıskaahıska..."

Nutella: Bir masal ülkesindeki gerizekalı prensesin adı.



Ne zaman yazmışım?
7 Nisan 2010

Cogito ergo sum çünkü bok var.

Bugün çok düşündüm ve düşünmenin iyi bi'şey olmadığına karar verdim. Çünkü bi'şeyleri ne kadar düşünürsem o kadar içinden çıkamıyorum. Ya da A noktasından B noktasına varmak için düşünmeye başlayıp soluğu Ğ, J ya da U noktasına alıyorum ve konunun oralara nasıl gittiği konusunda hiç bir fikrim olmuyor.
Sık sık hoşlanmadığım sonuçlara varıyorum, bu da pek iyi bişey değil. Başka birilerine ya da şeylere sinirlenirken öfkem dendime dönüyor düşündükçe. Beynimin bana çalışması gerekirken bana ihanet etmesine sinirleniyorum bu sefer de. Beyin dediğin zaten gerizekalının teki, ne yaptığı belli değil.
Ayrıca merak diye bir bela var insanlığın başında. O yüzden düşündükçe cevaplardan çok sorularla karşılaşıyorsun. "Aaa ne güzel çiçek" diye düşünürken, nasıl bir düşünce zinciriyse o "Pi'nin virgülden sonraki basamakları nasıl oluyor da kendilerini tekrar etmiyor?" diye uykumdan oluyorum. İnsanın kafası karmakarışık dehlizlerle dolu. Kaybolmak işten değil.
Üstelik düşünmek fiziksel olarak da çok yorucu bir faaliyet. Misal bugün çok düşünüyorum, meşgul olursam düşünmeyi bırakırım diye bütün gardrobumu indirdim, tekrar toplayana kadar canım çıktı. Hiç de bir işe yaramadı. Ellerim tişört asarken kafamın içindeki ses bik bik bik konuşmaya devam etti. Beyin gerizekalı olduğu kadar geveze de bir uzvumuz. Ne zaman çenesini kapatması gerektiğini bilmiyor.
Velhasılıkelam, düşünmemeliyiz. Boşuna "düşün düşün, boktur işin" dememişler, varmış bir bildikleri. Benim düşünüp de vardığım sonuç bu. Düşünerek varılan sonuca ne kadar güvenilebilirse artık...



Ne zaman yazmışım?
05 Nisan 2010

Tüyü Bitmemiş Yetim Hakkı Nasıl Yendi?

Hakkı minik bir bebekken ormanda tapirler tarafından bulunup büyütülmüştü. Tapirler her bebeğin düzgün bir aile ortamında büyütülmeyi hakkettiğini düşündükleri için buldukları bebeğin adını Hakkı koymuşlardı. Aradan zaman geçti, Hakkı büyüdü, yürümeye başladı. Lakin tapirler baktı ki Hakkı büyümesine rağmen tüylenmiyor, "aaa nebçim şey bu be" diyerek sürüden şutladılar. O sırada oradan geçmekte olan hain kurt (ki bu kurt, kırmızı başlıklı kızın hikayesindeki kurdun baba bir anne ayrı kardeşi ve anneleri kardeş olduğundan kuzenidir.) bu sahneye şahit oldu.
Zaten gerçek bir ailesi olmayan Hakkı koruyucu ailesi tarafından da dışlanmıştı ve sürüden ayrılanı kurt kapardı.
Kurt Hakkı'yı kaptı. Tüyü bitmemiş yetim Hakkı kurt tarafından afiyetle yendi.

:,(



Ne zaman yazmışım?
20 Şubat 2010

Fahri TDK ve yeni sözcükler 2

Gün geçmiyor ki lastikli lisanımıza bir katkım olmasın sevgili elektrokardiyogramlar. Bugün de aşağıdakileri kattım yazıldığı gibi okunduğu iddia edilen dilimize. Okuyalım, öğrenelim. Zira bilmemek değil öğrenmemek ayıp.

Pilates:
(Sıfat)
Platon ve Sokrates'in karışımıdır. Çok düşünceli insanlar için kullanılan bir sıfattır.

Ayrıca;
(İsim; Botanik)
Çiğken oldukça zehirli olmakla birlikte, çok dikkatlice ayıklandıktan sonra kızartması yapılabilen bir çeşit ebruşallı.

Ebruşallı:
(İsim; Biyoloji)
Doğada nadir görülen bir çeşit mutasyon. Bir tür ya da familyanın tek bir bireyinde görülür, tek olduğu için ölünce soyu tükenir.

Örnek cümle;
Splinter Usta çok ebruşallıdır, çünkü o konuşabilen bir fare.

Bir "dil peyniri" programının daha sonuna geldik. Tekrar görüşünceye dek öperim alayınızı.



Ne zaman yazmışım?
19 Şubat 2010

Fahri TDK ve yeni sözcükler 1

Umberto Eco "umbertoeko" olarak Türkçeleşsin ve "burada akis var" demek olsun bence. Ya da bilakis.
Bu da benim akustik terminolojisine ve Türkçe'ye katkım olsun.

Bu kadar.

Ne zaman yazmışım?
12 Şubat 2010

Işık yılı mışık yılı.

Işık yılını bir zaman birimi zanneden çok insan var. Cidden. Bir bakıma haklılar. Yıl diye uzaklık mı olur? Madem bir uzaklık birimini tanımlayacaksın niye zaman birimiyle adlandırıyorsun arkadaşım?
Neymiş? Işık yılı, ışığın 1 yılda aldığı yolmuş. Yıl dediğin de göreceli. Senin 1 yılınla Pluton'un 1 yılı bir mi? Zaten gezegenlikten de çıkarttılar elemanı. Neye göre, kime göre 1 yıl?
Ben de "100 km 365 gün 6 saattir, 4 yılda bir 366 gün olur" diye bişey sallasam kabul edecek misin bilim dünyası?
Düşünün canım artık biraz bunları. İnsanların kafası karışmasın, şeker de yiyebilsinler.

Asabım bozuldu ya. Işınla beni Skati, sinir var bende.

Ne zaman yazmışım?
13 Ocak 2010

Evrim ne saçma lan!

Darwin'i görsem "şşş birader bu evrim ne iş?" diye sorarım. Hadi biz maymundan geldik. Onlar da primat, biz de primat da, dinozor nasıl evrilip kuş olur arkadaşım? Dinozor dediğin ökküz kadar hayvan, apartman ebatlarında. Karalarda debeleniyor, ağaçları deviriyor falan. Kuş dediğin cücük kadar, uçabilen bi'şey. Nasıl olur da dino evrilir vudivutpeykır olur? Dinozor gergedana, timsaha, komodo ejderine falan dönüşse anlarım da kuş ne lan?
Bu tabiat denen şey ne ruh hastası, ne arıza bir kişi/kurum/kuruluş. Manyağa bak. Dinozoru kuşa çeviriyor.
Gerizekalı!

Evren'e çok sinirliyim şu an.

Ne zaman yazmışım?
13 Ocak 2010

Küçük bir korku hikayesi.

Atçe ismiyle müsemma bir insan olarak sürekli atardı. Yalan atardı, laf atardı, kurar kurar sallardı. Hobi olarak bahçe işleriyle uğraşırdı. Nifak tohumları eker, gür ve gürbüz olsunlar diye üzerlerine hakaretler yağdırırdı.
Yalnız kaldı mı çok acayip kurardı. Kurduklarına inanır, sağda solda anlatırdı. Atçe yalnızken hep kapıya birileri gelirdi mesela, biri hep kapıyı kurcalardı. Hırsız gelirdi, katil gelirdi. Aslında gelmezdi de ona öyle gelirdi. Yalnız bırakanları suçlardı Atçe. Sanki onlar olmadığı için bunlar kapıya gelirdi, sanki yanında olmayanlar kapı kurcalayanları gönderirdi.
Bir gün kapıya bizonlar geldi. Mamutları da getirmişlerdi. Atçe şaşırdı. "Aaa sizin soyunuz tükenmedi mi?" diye sordu. Mamutlardan biri "sadece senin için geri döndük" dedi.

Atçe'yi yedi.


Bitti.


Ne zaman yazmışım?
13 Ocak 2010

Yine Ben

Geri döndüm.
Bir süre önce, bir süredir yazmadığımı beyan etmek için kısa bi'şey yazmıştım.
Malumun ilamından sonra yazmamaya devam ettim.
Artık yazarım herhalde.
Bakamadıkça cami avlusuna bırakmaz olmaz ki blog denen naneyi.
Başka yerlere ufak tefek bi'şeyler yazmıştım, onları buraya taşıyarak başlamaya niyet ettim, niyet eyledim.
Her şeyin hayırlısı.

Perşembe, Ocak 28, 2010

Sebep, neden, falan, filan...

Sevgili bilok;
Biliyorum uzun zamandır yazmıyorum. Bahane bulma derdim yok, tembelliğimden yazmadım. Bu da böyle bilinsin!
Öptüm;
Bye.