Cumartesi, Ekim 05, 2013

Gereksiz sezaryen kasaplıktır.

Bir süredir sezaryen yasaklanıyormuş diye kıyamet kopuyor. Kanun çıkıyormuş da, kadının seçme hakkı elinden alınıyormuş. Pardon da, kanun “iki cihan bir olsa, zinhar sezaryen yapılmayacak” demiyor ki. “Tıbbi gereklilik dışında sezaryen yapılmayacak” diyor. E haklı! Normali bu. Hepimizin malumu, devletin, toplumun kadınla ilgili ciddi sorunları var, kafaları bacaklarımızın arasından bir türlü çıkamıyor. Bizim aklımız, bizim ruhumuz, bizim bedenimiz üzerinden saçma sapan kararlar alınıp uygulanmaya, saçma sapan tartışmalar üretmeye doyamadılar. Evet rahatsızız, evet öfkeliyiz, evet siktirsinler gitsinler, bizimle uğraşacaklarına kendilerini kurcalasınlar istiyoruz. Kadın cinayetlerinden, hak ihlallerinden, ne düşüneceğimize, ne giyeceğimize, nasıl davranacağımıza, nasıl korunacağımıza, kaç çocuk doğuracağımıza, kimle ne şekilde sevişeceğimize, nerelere gidebileceğimize,hangi işlerde çalışabileceğimize karışılmasından ve ne hikmetse kadınlarla ilgili her şeyin erkekler tarafından tartışmaya açılıp, bunlar üzerinden bize baskı yapılmasından bıktık, bezdik, tiksindik. İşte tüm bunlar yüzünden mantıklı tepkiler veremiyoruz bazen. Sezaryen meselesinde olduğu gibi. Ben doğum yapmadım ama, kendimi bildim bileli etrafımda bir sürü doğum oluyor. Haliyle yakından gözlemleme fırsatım oldu ve bu konuda çok şey öğrendim. İlk farkına vardığım şeylerden biri de, sezaryen doğumlardaki hızlı artış. Kimle konuşsam sezaryen diyor. Alttan alta öyle bir propaganda yapılıyor ki, doğumun doğalı sezaryen gibi oldu. Değil ya değil! Sezaryen normal de değil, iyi de değil. Fakat kadınları o kadar korkuttular ki, normal doğum canavar gibi oldu. Normal doğum konusunda en kararlı olanlar bile, doğum öncesi eğitim ayağına, doğum ve annelik bilmem nesi seminerlerine katıldıktan sonra ölsem normal doğurmam, sezaryen olacağım ben diyor. Normal doğum yapan kadının rahmine bilmem ne oluyormuş, kasları şöyle oluyormuş, yumurtalıkları böyle oluyormuş, enfeksiyonlara açık oluyormuş, yok çişini tutamıyormuş… Kadınlar tarlada doğurup, göbek bağını taşla kesip çalışmaya devam ediyor, sen neden bahsediyorsun? Epidurale, normal doğumun anneyle bebek üzerindeki ruhsal ve fiziksel avantajlarına girmiyorum bile. Düz gideceğim. Benim bedenim benim kararım değil mi? Değil anacım. Değil çünkü, hastanelerin kotaları var. Yönetim diyor ki, kesin, biçin, para lazım. İşte sistem o parayı senin bedenin, senin kararın üstünden kazanıyor, kota doldurmaya yarıyorsun. Normal doğum dediğinin ne zaman başlayacağı, ne kadar süreceği belli değil. Hastaneye gidiyorsun saatlerce boş yere yatak işgal ediyorsun, doktoru, hemşireyi başına dikip vakit kaybettiriyorsun. Kime ne faydası var? Halbuki sezaryen olsan ne zaman doğuracağın, doğumun ne kadar süreceği, hastanede kaç gün yatacağın belli. Hem mis gibi ameliyat, doktorundan medikal malzeme tedarik edenine kadar herkes kazanıyor. Sana da sancı yok, bi’şey yok. Pıt diye doğuruveriyorsun. 7 kat kesilen etin, ömür boyu taşıyacağın, soğukta, sıcakta, yorulduğunda sızlayacak olan yara izin bunların yanında ne ki? Normal doğum neymiş ayol, kestir kendini gitsin. Bebek hazır olduğu zaman gelir ne demekmiş? Sen istediğin zaman gelsin, burçlarınız uyumlu olsun. Senin bedenin, senin kararın, sakın ha sakın sezaryen hakkından vazgeçme. Derhal gaza gel ve sakın gaz kesme, haklarını gasp ediyorlar. Sezaryen hakkını sonuna kadar savun. Para lazım, çok para lazım o yüzden yine senin üzerinden oyun oynayacağız, oyuna katıl. Mesela de ki, “Evet bence de normal doğum en iyisi ama korkan var şeyapan var, kanunla dayatamazlar, tercih benimdir.” Çok özür dilerim ama, babayı senindir. Arkadaşım, kızkardeşim, canımın içi, evet beden de senin, çocuk da senin, ama bu konuda takdir de karar da hekimin. Normal doğum doğal bir süreç ama sezaryen dediğin tıbbi bir prosedür, bildiğin ameliyat, nereye karar senin? Başka bir durumda kendin verebiliyor musun ameliyat kararını? Hayır. Bu da aynı şey. Kanunla şeyapıyolar yapamazlar ne demek? Bal gibi de yaparlar ve yapmaları da gerekir. Yapmadıklarında olanlar malumken, sağlık sisteminin hali belliyken ve tıbbi prosedürlerle ilgili hukuki kurallar varken neden bu istisna olsun? Üstelik dünyanın her yerinde böyle bu. (Tiksindiğim bir kalıp fakat cuk oturdu.) Mecbur kalınmadığı, anne ve bebeğin hayatı tehlikeye girmediği sürece asla sezaryen yapılmıyor. Senin aleyhinde değil ki, bilakis seni koruyor. Sen, sırf birilerinin kesesi dolsun diye boşu boşuna kesilme, rant malzemesi olma diye. Doğum ticaretinden kazananlar, senin hassasiyetlerini biliyorlar ve kaşıyorlar. Meseleyi kadın haklarına ve ihlallerine bağlarlarsa nasıl tepki vereceğini, kesilip biçilme hakkını sonuna kadar savunacağını biliyorlar. Yapma. Gaza gelme. Biliyorum, sence de normal doğum en iyisi, evet teşvik edilsin istiyorsun ama sezaryen şeçmek benim hakkım diyorsun. Katılmıyorum. Burada savunulacak bir hak varsa, o da normal doğum isterken gözü korkutularak sezaryene itilen kadınların hakkıdır bence. Mücadele edeceksem, kızkardeşlerimin kesilmesi için değil, boş yere kesilip biçilmemesi için etmeyi tercih ederim, herkese de aynısını tavsiye ederim. Senin bedenin, senin kararın. Gereksiz sezaryene hayır de, kendini kestirme.

Cumartesi, Ağustos 17, 2013

Deniz cimridir.

“Çok garip bir rüya gördüm.” dedim anneme, “Hayırdır?” dedi. “Bir evdeydim. Ev hem benimmiş, hem değilmiş gibiydi ve kocaman pencereleri vardı. Bir kanepede yatıyordum ama yattığım yerden denizi görüyordum. Denizin ortasında devasa, kuyu gibi bir boşluk vardı, deniz oradan kendi içine akıyordu.” dedim. “Deniz görmüşsün, deniz görmek iyidir.” Dedi, “Tamam o zaman.” dedim, “Hadi ben gidiyorum.” Günlerden 16 Ağustos, istikamet İzmit. Tuhaf bir sabahtı. Gördüğüm rüyanın çok etkisinde kalmıştım, hava çok ama çok sıcaktı ve bir kaç gündür apartmanların çatılarında leylekler vardı. Ama öyle 1-2 tane leylek değil, silme doluydu çatılar. Balkondan bakıp bakıp şaşırıyorduk, bu zamana kadar kimse böyle bi’şey görmemişti ve rivayetler muhtelifti. Gözümün önünde kendi içine akan deniz, kafamda leylekler, yola koyuldum. İzmit’te okumuştum. Okulun yeni açıldığı sıralarda, İzmit Şehir Tiyatroları modern dans kursu açmıştı, aktivite olsun diye katılmıştık arkadaşlarla. Ne bileyim öyle aşık olacağımı? Okul da kurs da bitmiş, elene elene birkaç kişi kalmıştık ve Şehir Tiyatrosu’nun dans kumpanyası gibi bi’şey olmuştuk. Ertesi gün Sokak Tiyatrosu Festivali başlıyordu ve açılış gösterisini biz yapacaktık. Son provaya gidiyordum.Prova güzel geçti. Paydos ettikten sonra biraz daha oyalandık ve yavaş yavaş dağılmaya karar verdik. Sabah çok erken kalkacaktık çünkü. Arkadaşlarım kal dedi, nasılsa sabahın köründe geri gelecektim. İnadım tuttu, kalmadım, halbuki her zaman kalırdım. İstanbul’a döndüm. Saatin neredeyse 3 olduğunu görünce, artık yatayım diye yattım. Heyecandan uyuyamacağımı biliyordum. Yattıktan 1-2 dakika sonra sallanmaya başladık. Depremden hiç korkmadım, hala da korkmam ve bunu biraz tuhaf bulurum. O gece de, nasılsa sallanır geçer diye, yerimden bile kalkmadım. Annem telaşla kardeşime seslenmese yine kalkmazdım. Kardeşim uykudan uyanıp korkmasın diye seslenmiş annem. Tam kalktım, elektrikler kesildi. Balkona çıktım. Bir baktım bütün yıldızlar görünüyor, gökyüzü nefis. İzmit’te benim gibi yıldızlara meraklı bir arkadaşım vardı, hemen aradım. Şansa bak ki rahatlıkla ulaştım. “Bütün yıldızlar görünüyor, çok güzel.” demek istemiştim. “Bütün yıldızlar görünüyor.” dedim, “Bütün binalar yıkıldı.” dedi. İnanmadım. İnanılacak şey değildi ve arkadaşım eşek şakalarını severdi. Ne görüyorsan onu biliyorsun, Erenköy sağlamdı. Baktık bütün apartman sokağa dökülmüş, e biz de bi bakalım diye bahçeye indik. O an felaketin büyüklüğünü bilmiyorduk. Sonra arabalarda radyolar açıldı ve yavaş yavaş haberler gelmeye başladı. Arkadaşım şaka yapmıyordu, gerçekten bütün binalar yıkılmıştı. Felaketin gerçekliğini idrak ettiğim an, o yıldızlar da benim başıma yıkıldı. Gideceğim diye tutturdum. İzmit’te, Gölcük’de Değirmendere’de arkadaşlarım vardı. Babam bir şekilde sabah gitmeye ikna etti beni, eve çıktık. Bir süre sonra kapının sesini duyup yerimden fırladım, babam beni almadan gidiyordu. Kıyameti kopardım geleceğim diye. Zar zor Çenesuyu’na kadar falan gidebildik. Ortalık kıyamet yeri gibi. Sonrası malum. Bir sürü gitmeler, gelmeler, bir kısmını daha önce anlattığım ve bazısını anlatmak istemediğim başka bir sürü şey. Herkes 3 aşağı, 5 yukarı biliyor zaten o günlerde oralarda yaşananları. Haber alabildiklerimiz, alamadıklarımız, sağ salim kurtulanlar, göçük altında kalanlar… Elimizden geldiğince bi’şeyler yapmaya çalışıyoruz yoksa haber beklerken endişeden, üzüntüden aklımız gidecek. En sonunda babam dur dedi. İstemiyor gidip gelmemi, halimi gördükçe uzak tutmaya çalışıyor. Duramıyorum ki evde. Elimde sürekli telefon, haberlerden gözümü ayırmıyor ve aralıksız ağlıyorum. Annemin zoruyla bahçeye iniyorum arada, 5 dakikada bir camdan sesleniyor babam, göremezse hemen arıyor kaçıp gitmeyeyim diye. Ama sen olsan durabilir misin? Duramadım. Atladım gittim. O zamana kadar hep İzmit ve Gölcük’e gidip gelmiştim. Değirmendere’ye gitme fırsatım olmadı. Gece İzmit’te kalıp sonra Değirmendere’ye gideyim dedim. Çok severdim Değirmendere’yi. Kim sevmez ki? Hele sahili. Sahildeki çay bahçesini. Bir gittim, yok. Denizi gördüğüm yere yığılmışım. Koskoca çay bahçesi nereye gider? Arkadaşlarımla öğrenciliğimizin bir kısmı o çay bahçesinde geçmişti. Biraz daha sık gitsek, diplomalarımızı oradan alabilirdik. E ama yoktu? Arkadaşlarım vardı Değirmendere’de, onlar da yoktu. Deniz almıştı onları. Çünkü deniz onu sevenleri alıp saklar, saklamıştı. Deniz gerçekten kendi içine akmıştı. Bir daha hiç gitmedim Değirmendere’ye. Deniz aldıklarını geri verirse belki giderim. Ama toprak gibi değildir, cimridir deniz. Toprak hiç olmazsa 1 tutam saçı, belki bir mektubu ya da bir kolyeyi, bir gün bulunsun diye muhafaza eder, deniz aldığını kolay kolay geri vermez. Olsun, beklerim. Bekleriz.

Cuma, Ağustos 16, 2013

14 yıl önce, bu saatlerde...

14 yıl önce, bu saatlerde, İzmit’ten eve dönmüştüm. Ertesi gün, sabah erkenden, tekrar gitmem gerekiyordu ama ertesi gün olmadı. 14 yıl önce, bu saatlerde, bazen ertesi günlerin olmayabileceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiğim bazı insanları bir daha hiç göremeyeceğimi bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, elleri yanaklarında, başının altında yastık niyetine bir duvar, üstünde yorgan niyetine başka bir duvar olan yaşlı bir amcanın, nasıl da sadece uyuyor gibi görünebileceğini ve o görüntünün asla gözümün önünden silinmeyeceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, çocukları yıkılmış bir binanın altında kalmış gencecik bir anneyi, yıkıntıya gitmesin diye tutmak zorunda kalacağımı, çığlıklarının kulaklarımdan hiç gitmeyeceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, “Benim de senin yaşında kızım vardı.” diyen teyze ve amcaların, ağlayarak bana sıkı sıkı sarılacağını ve kendimi ne kadar çaresiz hissedebileceğimi bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, insanın sevdiklerinden haber alamadığında nasıl korkudan ölecek gibi olduğunu bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiği birilerinin, hayatta olup olmadığını bilmeden, beton ve demir yığınlarının altından çıkarılmasını beklemenin insanı nasıl çıldırmanın eşiğine getirdiğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiğim bazı insanların diri olmasından vazgeçip, bari cesedine ulaşılabilsin diye dua edebileceğimi bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiğim insanların uyuyup bir daha uyanamayacağını, ben yaşlandığım halde onların hep aynı yaşta kalacağını bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, içime katran gibi bir karanlığın oturacağını ve sonsuza kadar orada kalacağını bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, zamanın belli anlarda durabileceğini ve 14 yıl öncesinin dün gibi, acısının taptaze kalabileceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, bazen ertesi günlerin olmayabileceğini bilmiyordum. Sabaha karşı öğrendim.

Çarşamba, Haziran 26, 2013

Sanıyorum tek eksiğimiz linç davetiydi.

Hepimizin malumu, Ethem Sarısülük polis tarafından, başından vurularak öldürüldü. Ethem’i öldüren polis memuru hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma sonucunda bunun nefsi müdafaa olduğuna ve polis memuru Ahmet Şahbaz’ın tutuksuz yargılanmasına karar verildi. Karar hiç de adil değildi ve hepimizi kahretti fakat aslında farklı bir sonuç da beklemiyorduk. Sadece umutluyduk. Çünkü bir polis memurunun, ya da polis olmasını geç, silahlı bir insanın, silahsız bir insanı kafasından vurması, neresinden bakarsan bak cinayettir. Bunu görürler sandık, görmezden geldiler. Bunun sebebi hakkında da, Ahmet Şahbaz’ın amirlerine karşı kozları olduğu ve bunları açık etmekle ilgili tehditler savurduğu gibi söylentiler dolaşıyor, rivayetler muhtelif. Bu hikayenin bir kısmı. Şimdi hikayede yeni bir bölüm var ve ben bu yeni bölümden de son derece rahatsızım. Hepimiz çok üzgün ve öfkeliyiz. Ahmet Şahbaz’ın adil bir şekilde yargılanıp cezalandırılmasını istiyoruz. Gencecik bir adamı hayattan söküp kopardı ve bunun cezasını çekmeli. Ama böyle olmayacağını biliyoruz. En fazla, bilmem nereye sürmek gibi göstermelik bir ceza verecekler ve konunun üstü kapatılacak; biz de yılmadan hak aramaya, hesap sormaya devam edeceğiz. Bu tepkimiz çok normal ve çok insani. Ancak 1-2 gündür işin rengi değişti. Ahmet Şahbaz’ın kimlik numarası, açık adresi, telefon numarası gibi şahsi bilgileri ortaya çıkarılıp yayıldı ve hala yayılmaya devam ediyor. İşte benim rahatsızlığım da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Adalet istememiz çok normal ama bir insanın kişisel bilgilerini ortaya dökmek, üstü kapalı da olsa, bir linç çağrısı değil midir? En iyi tabirle “fazla heyecanlı” birilerinin çıkıp da bu davete icabet etmesi halinde neler olacağını düşünebiliyor musunuz? Başından beri şiddete karşı olduk, karşı durduk, zulüm seviyesindeki müdahalelerde bile şiddete şiddetle karşılık vermedik. Sineye çektiğimiz zulmün, küfrün, hakaretin, yalanın, iftiranin haddi hesabı yokken, hepimiz son derece doluyken, üstelik sadece devlet tarafından değil, eli sopalılar dediğimiz sivillerden de polis himayesinde türlü eziyet görürken, bütün gücümüzü birlik, dayanışma ve sevgiden alırken, şiddetin şiddet doğurmasına izin vermemiz mümkün mü? İşte tüm bu sebeplerle, bu bilgileri ortaya dökenin de, yayılmasını sağlayıp destekleyenin de, o eli sopalılardan farkı yok şu an benim gözümde. Kimse kusura bakmasın. Bu hissiyatımda yalnız olmadığımı da biliyorum. Benim gibi hisseden, düşünen pek çok insan var. Bu yüzden hepimiz adına rica ediyorum, lütfen kendinize gelin, kimsenin kişisel bilgilerini yaymayın, yayılmasına engel olun. Ahmet Şahbaz’a öfkeliyiz ama bu bilgilerin yayılmasının ailesini ve yakınlarını da tehlikeye atacağını unutmayın. Tek bir adamın işlediği suçun cezasını bütün bir ailenin çekmesine sebep olmayın. N’olur o ailede de içi yanan bir anne, baba ve her şeyden habersiz çocuklar olduğunu unutmayın. Bizim hatrımızın bi kıymeti yok belki ama direnişin hatrına, karşısında durduğumuz insanlar gibi olmayın. Birbirimizi zor bulduk, kolay kaybetmeyelim. Zaten yeterince insan kaybettik. Sevgi, barış ve kardeşlikle…

Cumartesi, Mayıs 11, 2013

Yapın bunu!

Niye taşınabilir ekmek kızartma makinesi yok? Pilli. Şarjlı da olur. Niye yapmıyosunuz olm? Yapsanıza. (Olm dediysem, lafın gelişi; kızım da olur. Sonuçta- maşallah- hepiniz okumuş, birbirinden mühendis çocuklarsınız.) (Ayrıca, oğlan-kız fark etmezsiniz, sağlıklı olun dasınız.) Konuyu dağıtmayın. Niye yanımda ekmek kızartma makinesi taşıyamıyorum, buna cevap verin. Çantasında peynir ekmek, salatalık, kuru incir, ceviz taşıyıp, toplu taşımaymış, banka sırasıymış, parkmış ayırmadan her yerde çıkarıp, poşet hışırtısı resitali eşliğinde yiyen teyzelerden ne eksiğim var? Onlar normal ekmek yiyorsa, ben de kızarmış ekmek yemek istiyorum. Niye otobüste falan trafikten bunalmışken iki dilim ekmek kızartıp neşemi bulamayayım ki? Ya da niye gördüğüm her bir avuç çimene çöküp kendimce piknikmeyeyim? Beni niye bundan mahrum ediyorsunuz? Hayır, bi de basit alet. Bi tane o ısınınca kırmızı olan yılan gibi şeylerden, iki tane tel, bi pil yani. Çantaya sığacak gibi, nebleyim misal defter ebatlarında bir kutu ayarla, sok içine takımı taklavatı; bitsin gitsin. Her şeyi de ben mi söyleyeceğim ya? Bi kızarmış ekmek yiyeceğim, burnumdan getirdiniz yeminlen. Hamiş de hanimiş: Zaten böyle bir alet varsa da bu zamana kadar bana söylenmediyse, söylemeyenin ağzına yılan girsin.

Cuma, Nisan 12, 2013

Pazar, Nisan 07, 2013

Overlok Makinesi Ayağınıza Geldi ve Birazdan Hepiniz Öleceksiniz.

Overlok makinesinin ayağa gelmesi, özel hastanelerin komplosu gibi. Sanki bir telkin ve sübliminal mesaj var o bant kaydında. “OVERLOK MAKİNESİ AYAĞINIZA GELDİ… (ve şu an canınız çok yanıyor. O kadar acı çekiyorsunuz ki, bayılmak üzeresiniz. Derhal en yakın özel hastaneye gidip, ne kadar alet edevat varsa girmeli, bütün testleri yaptırmalı ve belki de birkaç ameliyat olmalısınız. [Olur da masada kalırsanız, bu, hastemizin ve hekimlerin değil sizin suçunuzdur; o yüzden ölmemeye çalışın.] Sağlığınız için hiçbir masraftan kaçınmamalı, gerekirse evinizi, barkınızı, arabanızı, hatta bazı organlarınızı satmalı, tabii ki ilk çocuğunuzu bize vermelisiniz. Çünkü çocuk bize lazım. Kullanılabilir bütün uzuv ve dokularını, senelerdir organ bekleyen sıradan insanlar yerine, nakil listelerine 1 numaradan giriş yapan, kimliğini açıklayamayacağımız bazı çok zengin insanlara gizlice, el altından satacağız. Belki de çocuğu komple satarız. O da bir sektör sonuçta. Ayrıca, çok daha ucuz muadilleri varken, size vereceğimiz tonlarca pahalı ilacı ömrünüz boyunca kullanmalı, uzun ve acılı bir tedaviye katlanmalısınız. Sonuçta bu hastaneler su yakmıyor ve ilaçla medikal ekipman endüstrisi de pastadan pay almak istiyor. Son olarak, aslında ölseniz bile, sizi bir sürü cihaza bağlayıp hastanede tutmaya devam edeceğiz ki yakınlarınızın umutları ve vicdanı üzerinden para kazanmaya devam edebilelim.”…HALI, KİLİM, YOLLUK KENARLARINA…

Çarşamba, Nisan 03, 2013

Çocuk Pornosu, Futbol ve Kitlesel Mallık Üzerine Bir Mesel.

Yine bir yerli malı, yurdun malı hadisesiyle karşı karşıyayız sevgili seyirç. Girizgah falan yapmadan direkt konuya giriyorum. Malın biri, Twitter üzerinden çocuk pornosunu kınamak istemiş. Bu normal, hepimiz kınayalım, mücadele edelim. Fakat nasıl bir geri zekalıysa, bunu çocuk pornosu içerikli bir görselle beraber “böyle şeyler yapan ölmeli” mealinde tweet yazmak suretiyle yapmış. O kadar gerzek ki, akım derken bokum diyor, ne bok yediğinin farkında değil. Bu onun bireysel mallığı. Bir de kitlesel mallık var, o daha elim. Elemanın ne yazdığını anlamayan bir güruh, görsel üzerinden çocuk tacizcisi ilan edip elemana saldırmaya başladı. Spam olarak rapor etmeler, bi’yerlere şikayet etmeler falan gırla. Menşınlar üzerinden küfür kıyamet yardırmayı söylemiyorum bile. Hadi o bireysel gerzek, size n’oluyor lan? Hiç mi aklınıza gelmedi ne yazdığını çevirmek? Hiçbir şey yapamıyorsanız Google Translate var, bi çeviriverseydiniz, ne bu fevrilik? İlla elinizde tuzla, belli bir uzvum hıyar diyenin peşinden koşacaksınız. Gerzeklik silsilesi bununla da bitmiyor, iki tane yerli malı kızımız elemanın derdini anlayıp kendisine destek olmak, çocuk pornosuna dur demek için aynı görseli kullanıyor. Mallık kere mallık. Be aklıevveller, engelleyeceğim derken materyali yayıyorsunuz bi kere; aklına karpuz kabuğu düşecek çok eşek var, adam gibi kınasanıza neyi kınıyorsanız. Hop, bunlara da yüklenildi tabii, hemen pornocu olarak fişlendiler. Yine küfür kıyamet. Bitti mi? Bitmedi. Bitmez. Meğer bu destekçi kızlar Fenerbahçeli imiş. Fenerliler de galeyana geldi mi? “ Koşun renkdaşlarımıza saldırıyorlar. “ diye kıyamet koptu. (Renkdaş ne demek amk?) Neymiş efendim, kızlar sadece Fenerbahçe’li oldukları için çocuk pornocusu ilan edilmişler. Komplekse bak lan, futbol yüzünden kafayı yemişler. Şunu gerçekten merak ediyorum: Çocuk pornosunu, yanlış bir yolla da olsa, kınayanı ve kınamaya destek verenleri sapık ilan edip, bunu da belli bir futbol takımının taraftarlarına düzenlenen bir komploya dönüştürmeyi nasıl becerdiniz? Hay ben sizin zihni melekelerinize sıçayım, hiç mi kafanız çalışmıyor lan sizin? İşte böyleyken böyle sevgili seyirç. Girizgah yapmadım, çıkızgah da yapmayacağım, küt diye bitireceğim bu yazıyı. Bitti. Pek mühim not: Mesela şimdi de, bu yazıyı yazdığım için beni de çocuk pornocusu ve Fenerbahçe düşmanı ilan edecek aklıevveller çıkacak, çıkmasın.