Cumartesi, Ekim 05, 2013

Gereksiz sezaryen kasaplıktır.

Bir süredir sezaryen yasaklanıyormuş diye kıyamet kopuyor. Kanun çıkıyormuş da, kadının seçme hakkı elinden alınıyormuş. Pardon da, kanun “iki cihan bir olsa, zinhar sezaryen yapılmayacak” demiyor ki. “Tıbbi gereklilik dışında sezaryen yapılmayacak” diyor. E haklı! Normali bu. Hepimizin malumu, devletin, toplumun kadınla ilgili ciddi sorunları var, kafaları bacaklarımızın arasından bir türlü çıkamıyor. Bizim aklımız, bizim ruhumuz, bizim bedenimiz üzerinden saçma sapan kararlar alınıp uygulanmaya, saçma sapan tartışmalar üretmeye doyamadılar. Evet rahatsızız, evet öfkeliyiz, evet siktirsinler gitsinler, bizimle uğraşacaklarına kendilerini kurcalasınlar istiyoruz. Kadın cinayetlerinden, hak ihlallerinden, ne düşüneceğimize, ne giyeceğimize, nasıl davranacağımıza, nasıl korunacağımıza, kaç çocuk doğuracağımıza, kimle ne şekilde sevişeceğimize, nerelere gidebileceğimize,hangi işlerde çalışabileceğimize karışılmasından ve ne hikmetse kadınlarla ilgili her şeyin erkekler tarafından tartışmaya açılıp, bunlar üzerinden bize baskı yapılmasından bıktık, bezdik, tiksindik. İşte tüm bunlar yüzünden mantıklı tepkiler veremiyoruz bazen. Sezaryen meselesinde olduğu gibi. Ben doğum yapmadım ama, kendimi bildim bileli etrafımda bir sürü doğum oluyor. Haliyle yakından gözlemleme fırsatım oldu ve bu konuda çok şey öğrendim. İlk farkına vardığım şeylerden biri de, sezaryen doğumlardaki hızlı artış. Kimle konuşsam sezaryen diyor. Alttan alta öyle bir propaganda yapılıyor ki, doğumun doğalı sezaryen gibi oldu. Değil ya değil! Sezaryen normal de değil, iyi de değil. Fakat kadınları o kadar korkuttular ki, normal doğum canavar gibi oldu. Normal doğum konusunda en kararlı olanlar bile, doğum öncesi eğitim ayağına, doğum ve annelik bilmem nesi seminerlerine katıldıktan sonra ölsem normal doğurmam, sezaryen olacağım ben diyor. Normal doğum yapan kadının rahmine bilmem ne oluyormuş, kasları şöyle oluyormuş, yumurtalıkları böyle oluyormuş, enfeksiyonlara açık oluyormuş, yok çişini tutamıyormuş… Kadınlar tarlada doğurup, göbek bağını taşla kesip çalışmaya devam ediyor, sen neden bahsediyorsun? Epidurale, normal doğumun anneyle bebek üzerindeki ruhsal ve fiziksel avantajlarına girmiyorum bile. Düz gideceğim. Benim bedenim benim kararım değil mi? Değil anacım. Değil çünkü, hastanelerin kotaları var. Yönetim diyor ki, kesin, biçin, para lazım. İşte sistem o parayı senin bedenin, senin kararın üstünden kazanıyor, kota doldurmaya yarıyorsun. Normal doğum dediğinin ne zaman başlayacağı, ne kadar süreceği belli değil. Hastaneye gidiyorsun saatlerce boş yere yatak işgal ediyorsun, doktoru, hemşireyi başına dikip vakit kaybettiriyorsun. Kime ne faydası var? Halbuki sezaryen olsan ne zaman doğuracağın, doğumun ne kadar süreceği, hastanede kaç gün yatacağın belli. Hem mis gibi ameliyat, doktorundan medikal malzeme tedarik edenine kadar herkes kazanıyor. Sana da sancı yok, bi’şey yok. Pıt diye doğuruveriyorsun. 7 kat kesilen etin, ömür boyu taşıyacağın, soğukta, sıcakta, yorulduğunda sızlayacak olan yara izin bunların yanında ne ki? Normal doğum neymiş ayol, kestir kendini gitsin. Bebek hazır olduğu zaman gelir ne demekmiş? Sen istediğin zaman gelsin, burçlarınız uyumlu olsun. Senin bedenin, senin kararın, sakın ha sakın sezaryen hakkından vazgeçme. Derhal gaza gel ve sakın gaz kesme, haklarını gasp ediyorlar. Sezaryen hakkını sonuna kadar savun. Para lazım, çok para lazım o yüzden yine senin üzerinden oyun oynayacağız, oyuna katıl. Mesela de ki, “Evet bence de normal doğum en iyisi ama korkan var şeyapan var, kanunla dayatamazlar, tercih benimdir.” Çok özür dilerim ama, babayı senindir. Arkadaşım, kızkardeşim, canımın içi, evet beden de senin, çocuk da senin, ama bu konuda takdir de karar da hekimin. Normal doğum doğal bir süreç ama sezaryen dediğin tıbbi bir prosedür, bildiğin ameliyat, nereye karar senin? Başka bir durumda kendin verebiliyor musun ameliyat kararını? Hayır. Bu da aynı şey. Kanunla şeyapıyolar yapamazlar ne demek? Bal gibi de yaparlar ve yapmaları da gerekir. Yapmadıklarında olanlar malumken, sağlık sisteminin hali belliyken ve tıbbi prosedürlerle ilgili hukuki kurallar varken neden bu istisna olsun? Üstelik dünyanın her yerinde böyle bu. (Tiksindiğim bir kalıp fakat cuk oturdu.) Mecbur kalınmadığı, anne ve bebeğin hayatı tehlikeye girmediği sürece asla sezaryen yapılmıyor. Senin aleyhinde değil ki, bilakis seni koruyor. Sen, sırf birilerinin kesesi dolsun diye boşu boşuna kesilme, rant malzemesi olma diye. Doğum ticaretinden kazananlar, senin hassasiyetlerini biliyorlar ve kaşıyorlar. Meseleyi kadın haklarına ve ihlallerine bağlarlarsa nasıl tepki vereceğini, kesilip biçilme hakkını sonuna kadar savunacağını biliyorlar. Yapma. Gaza gelme. Biliyorum, sence de normal doğum en iyisi, evet teşvik edilsin istiyorsun ama sezaryen şeçmek benim hakkım diyorsun. Katılmıyorum. Burada savunulacak bir hak varsa, o da normal doğum isterken gözü korkutularak sezaryene itilen kadınların hakkıdır bence. Mücadele edeceksem, kızkardeşlerimin kesilmesi için değil, boş yere kesilip biçilmemesi için etmeyi tercih ederim, herkese de aynısını tavsiye ederim. Senin bedenin, senin kararın. Gereksiz sezaryene hayır de, kendini kestirme.

Cumartesi, Ağustos 17, 2013

Deniz cimridir.

“Çok garip bir rüya gördüm.” dedim anneme, “Hayırdır?” dedi. “Bir evdeydim. Ev hem benimmiş, hem değilmiş gibiydi ve kocaman pencereleri vardı. Bir kanepede yatıyordum ama yattığım yerden denizi görüyordum. Denizin ortasında devasa, kuyu gibi bir boşluk vardı, deniz oradan kendi içine akıyordu.” dedim. “Deniz görmüşsün, deniz görmek iyidir.” Dedi, “Tamam o zaman.” dedim, “Hadi ben gidiyorum.” Günlerden 16 Ağustos, istikamet İzmit. Tuhaf bir sabahtı. Gördüğüm rüyanın çok etkisinde kalmıştım, hava çok ama çok sıcaktı ve bir kaç gündür apartmanların çatılarında leylekler vardı. Ama öyle 1-2 tane leylek değil, silme doluydu çatılar. Balkondan bakıp bakıp şaşırıyorduk, bu zamana kadar kimse böyle bi’şey görmemişti ve rivayetler muhtelifti. Gözümün önünde kendi içine akan deniz, kafamda leylekler, yola koyuldum. İzmit’te okumuştum. Okulun yeni açıldığı sıralarda, İzmit Şehir Tiyatroları modern dans kursu açmıştı, aktivite olsun diye katılmıştık arkadaşlarla. Ne bileyim öyle aşık olacağımı? Okul da kurs da bitmiş, elene elene birkaç kişi kalmıştık ve Şehir Tiyatrosu’nun dans kumpanyası gibi bi’şey olmuştuk. Ertesi gün Sokak Tiyatrosu Festivali başlıyordu ve açılış gösterisini biz yapacaktık. Son provaya gidiyordum.Prova güzel geçti. Paydos ettikten sonra biraz daha oyalandık ve yavaş yavaş dağılmaya karar verdik. Sabah çok erken kalkacaktık çünkü. Arkadaşlarım kal dedi, nasılsa sabahın köründe geri gelecektim. İnadım tuttu, kalmadım, halbuki her zaman kalırdım. İstanbul’a döndüm. Saatin neredeyse 3 olduğunu görünce, artık yatayım diye yattım. Heyecandan uyuyamacağımı biliyordum. Yattıktan 1-2 dakika sonra sallanmaya başladık. Depremden hiç korkmadım, hala da korkmam ve bunu biraz tuhaf bulurum. O gece de, nasılsa sallanır geçer diye, yerimden bile kalkmadım. Annem telaşla kardeşime seslenmese yine kalkmazdım. Kardeşim uykudan uyanıp korkmasın diye seslenmiş annem. Tam kalktım, elektrikler kesildi. Balkona çıktım. Bir baktım bütün yıldızlar görünüyor, gökyüzü nefis. İzmit’te benim gibi yıldızlara meraklı bir arkadaşım vardı, hemen aradım. Şansa bak ki rahatlıkla ulaştım. “Bütün yıldızlar görünüyor, çok güzel.” demek istemiştim. “Bütün yıldızlar görünüyor.” dedim, “Bütün binalar yıkıldı.” dedi. İnanmadım. İnanılacak şey değildi ve arkadaşım eşek şakalarını severdi. Ne görüyorsan onu biliyorsun, Erenköy sağlamdı. Baktık bütün apartman sokağa dökülmüş, e biz de bi bakalım diye bahçeye indik. O an felaketin büyüklüğünü bilmiyorduk. Sonra arabalarda radyolar açıldı ve yavaş yavaş haberler gelmeye başladı. Arkadaşım şaka yapmıyordu, gerçekten bütün binalar yıkılmıştı. Felaketin gerçekliğini idrak ettiğim an, o yıldızlar da benim başıma yıkıldı. Gideceğim diye tutturdum. İzmit’te, Gölcük’de Değirmendere’de arkadaşlarım vardı. Babam bir şekilde sabah gitmeye ikna etti beni, eve çıktık. Bir süre sonra kapının sesini duyup yerimden fırladım, babam beni almadan gidiyordu. Kıyameti kopardım geleceğim diye. Zar zor Çenesuyu’na kadar falan gidebildik. Ortalık kıyamet yeri gibi. Sonrası malum. Bir sürü gitmeler, gelmeler, bir kısmını daha önce anlattığım ve bazısını anlatmak istemediğim başka bir sürü şey. Herkes 3 aşağı, 5 yukarı biliyor zaten o günlerde oralarda yaşananları. Haber alabildiklerimiz, alamadıklarımız, sağ salim kurtulanlar, göçük altında kalanlar… Elimizden geldiğince bi’şeyler yapmaya çalışıyoruz yoksa haber beklerken endişeden, üzüntüden aklımız gidecek. En sonunda babam dur dedi. İstemiyor gidip gelmemi, halimi gördükçe uzak tutmaya çalışıyor. Duramıyorum ki evde. Elimde sürekli telefon, haberlerden gözümü ayırmıyor ve aralıksız ağlıyorum. Annemin zoruyla bahçeye iniyorum arada, 5 dakikada bir camdan sesleniyor babam, göremezse hemen arıyor kaçıp gitmeyeyim diye. Ama sen olsan durabilir misin? Duramadım. Atladım gittim. O zamana kadar hep İzmit ve Gölcük’e gidip gelmiştim. Değirmendere’ye gitme fırsatım olmadı. Gece İzmit’te kalıp sonra Değirmendere’ye gideyim dedim. Çok severdim Değirmendere’yi. Kim sevmez ki? Hele sahili. Sahildeki çay bahçesini. Bir gittim, yok. Denizi gördüğüm yere yığılmışım. Koskoca çay bahçesi nereye gider? Arkadaşlarımla öğrenciliğimizin bir kısmı o çay bahçesinde geçmişti. Biraz daha sık gitsek, diplomalarımızı oradan alabilirdik. E ama yoktu? Arkadaşlarım vardı Değirmendere’de, onlar da yoktu. Deniz almıştı onları. Çünkü deniz onu sevenleri alıp saklar, saklamıştı. Deniz gerçekten kendi içine akmıştı. Bir daha hiç gitmedim Değirmendere’ye. Deniz aldıklarını geri verirse belki giderim. Ama toprak gibi değildir, cimridir deniz. Toprak hiç olmazsa 1 tutam saçı, belki bir mektubu ya da bir kolyeyi, bir gün bulunsun diye muhafaza eder, deniz aldığını kolay kolay geri vermez. Olsun, beklerim. Bekleriz.

Cuma, Ağustos 16, 2013

14 yıl önce, bu saatlerde...

14 yıl önce, bu saatlerde, İzmit’ten eve dönmüştüm. Ertesi gün, sabah erkenden, tekrar gitmem gerekiyordu ama ertesi gün olmadı. 14 yıl önce, bu saatlerde, bazen ertesi günlerin olmayabileceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiğim bazı insanları bir daha hiç göremeyeceğimi bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, elleri yanaklarında, başının altında yastık niyetine bir duvar, üstünde yorgan niyetine başka bir duvar olan yaşlı bir amcanın, nasıl da sadece uyuyor gibi görünebileceğini ve o görüntünün asla gözümün önünden silinmeyeceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, çocukları yıkılmış bir binanın altında kalmış gencecik bir anneyi, yıkıntıya gitmesin diye tutmak zorunda kalacağımı, çığlıklarının kulaklarımdan hiç gitmeyeceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, “Benim de senin yaşında kızım vardı.” diyen teyze ve amcaların, ağlayarak bana sıkı sıkı sarılacağını ve kendimi ne kadar çaresiz hissedebileceğimi bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, insanın sevdiklerinden haber alamadığında nasıl korkudan ölecek gibi olduğunu bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiği birilerinin, hayatta olup olmadığını bilmeden, beton ve demir yığınlarının altından çıkarılmasını beklemenin insanı nasıl çıldırmanın eşiğine getirdiğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiğim bazı insanların diri olmasından vazgeçip, bari cesedine ulaşılabilsin diye dua edebileceğimi bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, sevdiğim insanların uyuyup bir daha uyanamayacağını, ben yaşlandığım halde onların hep aynı yaşta kalacağını bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, içime katran gibi bir karanlığın oturacağını ve sonsuza kadar orada kalacağını bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, zamanın belli anlarda durabileceğini ve 14 yıl öncesinin dün gibi, acısının taptaze kalabileceğini bilmiyordum. 14 yıl önce, bu saatlerde, bazen ertesi günlerin olmayabileceğini bilmiyordum. Sabaha karşı öğrendim.

Çarşamba, Haziran 26, 2013

Sanıyorum tek eksiğimiz linç davetiydi.

Hepimizin malumu, Ethem Sarısülük polis tarafından, başından vurularak öldürüldü. Ethem’i öldüren polis memuru hakkında soruşturma açıldı. Soruşturma sonucunda bunun nefsi müdafaa olduğuna ve polis memuru Ahmet Şahbaz’ın tutuksuz yargılanmasına karar verildi. Karar hiç de adil değildi ve hepimizi kahretti fakat aslında farklı bir sonuç da beklemiyorduk. Sadece umutluyduk. Çünkü bir polis memurunun, ya da polis olmasını geç, silahlı bir insanın, silahsız bir insanı kafasından vurması, neresinden bakarsan bak cinayettir. Bunu görürler sandık, görmezden geldiler. Bunun sebebi hakkında da, Ahmet Şahbaz’ın amirlerine karşı kozları olduğu ve bunları açık etmekle ilgili tehditler savurduğu gibi söylentiler dolaşıyor, rivayetler muhtelif. Bu hikayenin bir kısmı. Şimdi hikayede yeni bir bölüm var ve ben bu yeni bölümden de son derece rahatsızım. Hepimiz çok üzgün ve öfkeliyiz. Ahmet Şahbaz’ın adil bir şekilde yargılanıp cezalandırılmasını istiyoruz. Gencecik bir adamı hayattan söküp kopardı ve bunun cezasını çekmeli. Ama böyle olmayacağını biliyoruz. En fazla, bilmem nereye sürmek gibi göstermelik bir ceza verecekler ve konunun üstü kapatılacak; biz de yılmadan hak aramaya, hesap sormaya devam edeceğiz. Bu tepkimiz çok normal ve çok insani. Ancak 1-2 gündür işin rengi değişti. Ahmet Şahbaz’ın kimlik numarası, açık adresi, telefon numarası gibi şahsi bilgileri ortaya çıkarılıp yayıldı ve hala yayılmaya devam ediyor. İşte benim rahatsızlığım da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Adalet istememiz çok normal ama bir insanın kişisel bilgilerini ortaya dökmek, üstü kapalı da olsa, bir linç çağrısı değil midir? En iyi tabirle “fazla heyecanlı” birilerinin çıkıp da bu davete icabet etmesi halinde neler olacağını düşünebiliyor musunuz? Başından beri şiddete karşı olduk, karşı durduk, zulüm seviyesindeki müdahalelerde bile şiddete şiddetle karşılık vermedik. Sineye çektiğimiz zulmün, küfrün, hakaretin, yalanın, iftiranin haddi hesabı yokken, hepimiz son derece doluyken, üstelik sadece devlet tarafından değil, eli sopalılar dediğimiz sivillerden de polis himayesinde türlü eziyet görürken, bütün gücümüzü birlik, dayanışma ve sevgiden alırken, şiddetin şiddet doğurmasına izin vermemiz mümkün mü? İşte tüm bu sebeplerle, bu bilgileri ortaya dökenin de, yayılmasını sağlayıp destekleyenin de, o eli sopalılardan farkı yok şu an benim gözümde. Kimse kusura bakmasın. Bu hissiyatımda yalnız olmadığımı da biliyorum. Benim gibi hisseden, düşünen pek çok insan var. Bu yüzden hepimiz adına rica ediyorum, lütfen kendinize gelin, kimsenin kişisel bilgilerini yaymayın, yayılmasına engel olun. Ahmet Şahbaz’a öfkeliyiz ama bu bilgilerin yayılmasının ailesini ve yakınlarını da tehlikeye atacağını unutmayın. Tek bir adamın işlediği suçun cezasını bütün bir ailenin çekmesine sebep olmayın. N’olur o ailede de içi yanan bir anne, baba ve her şeyden habersiz çocuklar olduğunu unutmayın. Bizim hatrımızın bi kıymeti yok belki ama direnişin hatrına, karşısında durduğumuz insanlar gibi olmayın. Birbirimizi zor bulduk, kolay kaybetmeyelim. Zaten yeterince insan kaybettik. Sevgi, barış ve kardeşlikle…

Cumartesi, Mayıs 11, 2013

Yapın bunu!

Niye taşınabilir ekmek kızartma makinesi yok? Pilli. Şarjlı da olur. Niye yapmıyosunuz olm? Yapsanıza. (Olm dediysem, lafın gelişi; kızım da olur. Sonuçta- maşallah- hepiniz okumuş, birbirinden mühendis çocuklarsınız.) (Ayrıca, oğlan-kız fark etmezsiniz, sağlıklı olun dasınız.) Konuyu dağıtmayın. Niye yanımda ekmek kızartma makinesi taşıyamıyorum, buna cevap verin. Çantasında peynir ekmek, salatalık, kuru incir, ceviz taşıyıp, toplu taşımaymış, banka sırasıymış, parkmış ayırmadan her yerde çıkarıp, poşet hışırtısı resitali eşliğinde yiyen teyzelerden ne eksiğim var? Onlar normal ekmek yiyorsa, ben de kızarmış ekmek yemek istiyorum. Niye otobüste falan trafikten bunalmışken iki dilim ekmek kızartıp neşemi bulamayayım ki? Ya da niye gördüğüm her bir avuç çimene çöküp kendimce piknikmeyeyim? Beni niye bundan mahrum ediyorsunuz? Hayır, bi de basit alet. Bi tane o ısınınca kırmızı olan yılan gibi şeylerden, iki tane tel, bi pil yani. Çantaya sığacak gibi, nebleyim misal defter ebatlarında bir kutu ayarla, sok içine takımı taklavatı; bitsin gitsin. Her şeyi de ben mi söyleyeceğim ya? Bi kızarmış ekmek yiyeceğim, burnumdan getirdiniz yeminlen. Hamiş de hanimiş: Zaten böyle bir alet varsa da bu zamana kadar bana söylenmediyse, söylemeyenin ağzına yılan girsin.

Cuma, Nisan 12, 2013

Şahsi Tarihte Bugün 14

Şahsi tarihte bugün, ben hava gibiyim. Yağsam belki rahatlarım ama yeterince soğuyamadım.

Pazar, Nisan 07, 2013

Overlok Makinesi Ayağınıza Geldi ve Birazdan Hepiniz Öleceksiniz.

Overlok makinesinin ayağa gelmesi, özel hastanelerin komplosu gibi. Sanki bir telkin ve sübliminal mesaj var o bant kaydında. “OVERLOK MAKİNESİ AYAĞINIZA GELDİ… (ve şu an canınız çok yanıyor. O kadar acı çekiyorsunuz ki, bayılmak üzeresiniz. Derhal en yakın özel hastaneye gidip, ne kadar alet edevat varsa girmeli, bütün testleri yaptırmalı ve belki de birkaç ameliyat olmalısınız. [Olur da masada kalırsanız, bu, hastemizin ve hekimlerin değil sizin suçunuzdur; o yüzden ölmemeye çalışın.] Sağlığınız için hiçbir masraftan kaçınmamalı, gerekirse evinizi, barkınızı, arabanızı, hatta bazı organlarınızı satmalı, tabii ki ilk çocuğunuzu bize vermelisiniz. Çünkü çocuk bize lazım. Kullanılabilir bütün uzuv ve dokularını, senelerdir organ bekleyen sıradan insanlar yerine, nakil listelerine 1 numaradan giriş yapan, kimliğini açıklayamayacağımız bazı çok zengin insanlara gizlice, el altından satacağız. Belki de çocuğu komple satarız. O da bir sektör sonuçta. Ayrıca, çok daha ucuz muadilleri varken, size vereceğimiz tonlarca pahalı ilacı ömrünüz boyunca kullanmalı, uzun ve acılı bir tedaviye katlanmalısınız. Sonuçta bu hastaneler su yakmıyor ve ilaçla medikal ekipman endüstrisi de pastadan pay almak istiyor. Son olarak, aslında ölseniz bile, sizi bir sürü cihaza bağlayıp hastanede tutmaya devam edeceğiz ki yakınlarınızın umutları ve vicdanı üzerinden para kazanmaya devam edebilelim.”…HALI, KİLİM, YOLLUK KENARLARINA…

Çarşamba, Nisan 03, 2013

Çocuk Pornosu, Futbol ve Kitlesel Mallık Üzerine Bir Mesel.

Yine bir yerli malı, yurdun malı hadisesiyle karşı karşıyayız sevgili seyirç. Girizgah falan yapmadan direkt konuya giriyorum. Malın biri, Twitter üzerinden çocuk pornosunu kınamak istemiş. Bu normal, hepimiz kınayalım, mücadele edelim. Fakat nasıl bir geri zekalıysa, bunu çocuk pornosu içerikli bir görselle beraber “böyle şeyler yapan ölmeli” mealinde tweet yazmak suretiyle yapmış. O kadar gerzek ki, akım derken bokum diyor, ne bok yediğinin farkında değil. Bu onun bireysel mallığı. Bir de kitlesel mallık var, o daha elim. Elemanın ne yazdığını anlamayan bir güruh, görsel üzerinden çocuk tacizcisi ilan edip elemana saldırmaya başladı. Spam olarak rapor etmeler, bi’yerlere şikayet etmeler falan gırla. Menşınlar üzerinden küfür kıyamet yardırmayı söylemiyorum bile. Hadi o bireysel gerzek, size n’oluyor lan? Hiç mi aklınıza gelmedi ne yazdığını çevirmek? Hiçbir şey yapamıyorsanız Google Translate var, bi çeviriverseydiniz, ne bu fevrilik? İlla elinizde tuzla, belli bir uzvum hıyar diyenin peşinden koşacaksınız. Gerzeklik silsilesi bununla da bitmiyor, iki tane yerli malı kızımız elemanın derdini anlayıp kendisine destek olmak, çocuk pornosuna dur demek için aynı görseli kullanıyor. Mallık kere mallık. Be aklıevveller, engelleyeceğim derken materyali yayıyorsunuz bi kere; aklına karpuz kabuğu düşecek çok eşek var, adam gibi kınasanıza neyi kınıyorsanız. Hop, bunlara da yüklenildi tabii, hemen pornocu olarak fişlendiler. Yine küfür kıyamet. Bitti mi? Bitmedi. Bitmez. Meğer bu destekçi kızlar Fenerbahçeli imiş. Fenerliler de galeyana geldi mi? “ Koşun renkdaşlarımıza saldırıyorlar. “ diye kıyamet koptu. (Renkdaş ne demek amk?) Neymiş efendim, kızlar sadece Fenerbahçe’li oldukları için çocuk pornocusu ilan edilmişler. Komplekse bak lan, futbol yüzünden kafayı yemişler. Şunu gerçekten merak ediyorum: Çocuk pornosunu, yanlış bir yolla da olsa, kınayanı ve kınamaya destek verenleri sapık ilan edip, bunu da belli bir futbol takımının taraftarlarına düzenlenen bir komploya dönüştürmeyi nasıl becerdiniz? Hay ben sizin zihni melekelerinize sıçayım, hiç mi kafanız çalışmıyor lan sizin? İşte böyleyken böyle sevgili seyirç. Girizgah yapmadım, çıkızgah da yapmayacağım, küt diye bitireceğim bu yazıyı. Bitti. Pek mühim not: Mesela şimdi de, bu yazıyı yazdığım için beni de çocuk pornocusu ve Fenerbahçe düşmanı ilan edecek aklıevveller çıkacak, çıkmasın.

Perşembe, Aralık 27, 2012

Buzulkafa.

Bazen de kafamın içi üşüyor işte. Ne yapsam da geçirsem bilemiyorum o zaman. Kalorifere mi dayasam, kulağımdan saç kurutma makinesi mi üfletsem, şöyle bi dolansam mı, bi'şey mi okusam ya da yazsam, belki bi'şeyler izlesem? Yok, bunlar derdime deva değil. Çünkü kafamın içinde buzul çağı başlamış, dinozorlar falan hep ölmüş. İyi de olmuş, hiç sevmem dinozorları. Kertenkele irisi. Aslında değil. Çünkü dinozorlar evrilip kuş oldu. Valla bak. Ne saçma di mi?
Neyse.
Kafamın içi üşüyünce, aynı kafamın aynı içine, saçma sapan şeyler üşüşüyor. Ve dinozorları sevmediğimden daha çok sevmiyorum üşüyen kafamın içine üşüşen saçma sapan şeyleri. Saçma sapan şeyler evrilip kuş olmuyorlar. Olsalar güzel olurdu, çünkü kuşları çok severim. En çok da kargaları, serçeleri ve sığırcıkları. Ama konumuz kuşlar değil. Olsa iyiydi.
Konumuz, kafamın içindeki buzullar. Hayır, madem buzullar var, penguenler de olsaydı bari. Onlar da kuş sonuçta. Beraber hoplayıp zıplasak kafam ısınır, buzullar erirdi belki. Gerçi o da sakat. Buzullar eriyecek, ortam küresel ısınacak, denizler taşıp ekosistemi kıracak, ondan sonra ver elini dünyanın sonu, afet, kıyamet falan. Üşüyen kafam, üşüyen kafamın içine üşüşen şeyler ve ben, böyle bir vebalin altında kalamayız. Çünkü vebal ağır bi'şeydir ve ağır şeyler taşımak belimizi sakatlar.
Dedim ya, bazen de kafamın içi üşüyor işte. Üşüyen kafamın içine saçma sapan şeyler üşüşüyor ve çok gürültü yapıyorlar. Hiç sevmem gürültüyü.
Al, bak; yine oldu ve kafamla ben bu durumdan hiç hoşnut değiliz. Belki sıcak bi'yerlere kaçsak kendimize geliriz. Ki bu da çozüm değil çünkü kafam gelince içindeki buzullar da gelecek, hop yeniden aynı döngü. Kırmanın bir yolu olmalı.
Dedim ve çözümü buldum aniden. Buz kıracağı! Buzullu döngüyü buz kıracağıyla kırıp içkimize katarsak hem kafam ısınır, hem de ekosistem sağlam kalır. Bu durumda biz de penguenlerle rahat rahat oynar, belki yavru kutup ayılarını bile sevebiliriz. Sonra anne kutup ayıları bizi yer ve bu yeni bir maceranın başlangıcı olur. Oley!

Cuma, Ekim 12, 2012

Feşın Fotografır

Dijital çıktı, mertlik bozuldu cicim. Onu geçtim, eline 5 megapiksel telefon alan, fotoğrafçıyım diye takılıyor. Ben okulunu okudum, ağzımdan bir kere "fotoğrafçıyım" lafı çıkmadı. Çıkmaz da. Çünkü hiç yapmadım. Önce televizyoncu oldum, sonra reklamcı. Ama gayet fotoğrafçı sınıf arkadaşlarım var. Üstelik okudukları yetmedi, bir de senelerce, sürünerek asistanlık yaptılar. Önce fotoğrafçı oldular, sonra modaydı, belgeseldi uzmanlaştılar. Kendi stüdyolarını kurdular, gayet iyi mecralarda, şahane işler yaptılar; biri de ben oldum demedi. Ki, biz son karanlık oda nesliydik. Fotoşop, dijital falan bizden sonra girdi okullara. Film yıkamayı tankla değil, küvette öğrendik, ışığı tencereden bozma, boktan lambalarla. Agrandizör diye kullandığımız aletler, abaküsten halliceydi. Şimdi, 15 yaşındaki gerzek, zaten her işi kendi yapan aleti eline almış "feşın fotografır" diye geziyor. Ayıp ya! "Ben okulunu okudum kardeşim, kime artistlik yapıyorsun?" kibiri değil bu. Okudum da yapmadım, bana ne? Ama bana değilse de, bu işe yıllarını, hatta hayatını vermiş arkadaşlarıma ayıp oluyor. Çocuğunu sette büyüten arkadaşım var lan benim. Bi' akıllı olun, haddinizi bilin. Çok sinirleniyorum bak!

Perşembe, Eylül 27, 2012

Sokak çocuklarını kim korur?

Hiç dikkat ettin mi? Özellikle sabah erken saatlerde dışarı çıktıysan, belki sen de görmüşsündür. Sokak çocukları, kıyılarda köşelerde kıvrılıp uyurlar. Sokaklar tekinsiz, gece soğuk, çocuklar küçücük, dünya kocaman. Kim bilir kimin zulmünden kaçar da sığınırlar sokağa, bilinmez. Neyse, bu zaten üzerinde uzun uzun konuşulacak ayrı bir konu. Şimdi bundan bahsetmeyeceğim. Kısacık bi'şey anlatacağım. Çok içime dokundu, sana da dokunsun. O sahipsiz, kimsesiz çocuklar var ya, onları kim korur biliyor musun? Sokak köpekleri. Anasının, babasının sahip çıkmadığı çocuklara "hayvan işte yea" dediğin sokak köpekleri sahip çıkar. İlk kez gördüğüm günü unutamadım, bir kare fotoğraf zihnime kazındı, içime oturdu. Ben anlatayım, sen hayal et, senin de zihnine kazınıp içine otursun. Her zamankinden çok daha erken bir saatte işe gitmem gerekiyordu. Koştura koştura Üsküdar'a geldim. Ortalık henüz sakindi. Hızla vapura doğru yürürken gördüğüm şey beni yerime mıhladı. Taş çatlasa 10 yaşında bir çocuk, iskelenin duvarına sırtını vermiş, duvarın dibine büzülmüş uyuyordu. Etrafında bir grup sokak köpeği, arkaları çocuğa, yüzleri dışarı dönük, çocuğun baş ve ayak ucundan başlayarak, yarım daire şeklinde, eşit aralıklarla dizilmiş oturuyorlardı. Çocuğu güvenli bir çemberin içine almış, olası bir tehlikeye karşı tetikte, sfenks gibi duruyor, etrafı kolaçan ediyorlardı. "Hayvan işte yea" deyip geçtiklerin, insan olarak senin yapamadığını yapıyor, rahat rahat uyusun diye çocuğu koruyorlardı. Daha sonra benzer manzaralarla çok kez karşılaştım. Sokaklardaki çocukları koruyan köpekler, soğuklarda üşümesin diye çocuklara sokulup ısıtan, çocuklarla beraber uyuyan köpekler... Düşünsene! Şimdi bir yasa çıkacak, o köpekler sokaklardan alınacak, barınak kisvesi altındaki toplama kamplarında öldürülecekler. Sokaklardaki çocuklar bizim. Köpekler ve kediler de. Hepsi can. Bizim canımız. Canının alınmasına izin verme.

Cumartesi, Ağustos 25, 2012

Kadın değil yea, travesti.

Gece yarı uyur halde eve dönerken, bir bağrışma sesiyle irkildik. Kafamızı çevirmemizle, hareket halindeki bir arabadan yolun ortasına düşen kadını görmemiz bir oldu. Kadın yolun ortasında yerde yatıyor ve ağlıyordu. Arabadaki orospu çocuğu ne yaptıysa, kadın kendini can havliyle dışarı attı. Üstelik her şey o kadar hızlı oldu ki, durumu idrak edip kadına yardım edelim diyene kadar köşeyi dönüp uzaklaşmış bulunduk. Eşime "Keşke inip yardım etseydik, en azından kaldırsaydık, aklım kaldı kadında." dedim; taksici "Kadın değil yea, travesti." dedi. Kanımız beynimize sıçradı. "O ne demek orospu çocuğu, asıl sen insan değilsin." diyecektim ki, eşim sakin olayım diye elimi sıktı, indik. Şişli'de oturuyoruz ve her gün bu kadınların yaşadıklarını görüyoruz. Yolun kenarında, iğrenç iğrenç herifler, en aşağılık halleriyle bu kadınlara yanaşırken nasıl gülümsediklerini de. 2'li, 3'lü gruplar halinde arabalara doluşup (çünkü bu çok delikanlı abiler asla tek gezmezler), suratlarında dünyanın en yavşak sırıtışı, ağızlarında kuduz gibi salya, kendileri bir bokmuş gibi, "ibneler" diye aşağılayarak yanaştıkları kadınları küçümseyip ezerek erkekliklerini ispat ediyorlar. Bir erkekle yatsalar onlar da ibne olurlardı ama travestilerle yatınca erkeğin hası oluyorlar. Hele bir de kötü muamele ederlerse, erkeklikte zirve. Malum, travestiler kadın değil, insan bile değil. Sonuçta onlar ayrı bir tür, onlar bizim gibi değil. Yani onlara istediğimzi yapabilir, onlar üzerinden her türlü güç gösterisine girişebiliriz. Söveriz, döveriz, sikeriz... Sonra, sanki bir gece önce onlarla yatan biz değilmişiz gibi ahkam keseriz. "İbneler" deriz, "bu travestiler de amma saldırgan zaten çok da iğrençler" deriz ama gece yine koyunlarına gireriz. O ayrı. Bir arkadaşım anlattı. Çocukmuş daha. Bir gün yan evden iç parçalayan bir çığlık gelmiş. Ve ardından ağıtlar. Bir annenin feryatları. Oğlun öldü demişler kadına, dün vardı, bugün yok. Meğer travestiymiş oğlu, ameliyat olacakmış. Bir kardeşi biliyormuş durumu, bir de mahalleden birileri. Kadın yaşlı, yüreği kaldırmaz diye "evladın öldü" demişler. Travesti olmasındansa ölmesi daha iyi çünkü, öyle düşünmüşler. Kalbi dayanmaz diye bağrına taş basıp, anacığından, ailesinden kopmak zorunda kalan diriölüye mi üzülürsün, diri evladını öldü bildiği için, bir insanın yaşayabileceği en büyük acıyı yaşayan anneye mi? Şahit olmadığım halde, aklıma geldikçe benim içim yanıyor, onlar ne yapsın? Böyle hikayeler var ve biz hala travestiler şöyle, travestiler böyle diyoruz. Durumu açıklayamadıkları için ailelerinden kopuyor, herkes gibi bir iş bulup sıradan bir hayat yaşayamıyor, belli bir iş kolunda mesai yapmak zorunda kalıyorlar. Sürekli itilip kakılıyorlar, maruz kaldıkları fiziksel ve duygusal şiddetin haddi hesabı yok. Onların yerinde kim olsa hırçınlaşır, çok normal. Ama çoğumuzun bilmediği bir şey var, bütün bu kötü muameleye rağmen, geceleri sokaktaki kadınları koruyor travestiler. Daha yeni yaşadık. Hepimizin malumu, travestiler ofis olarak genelde otobüs duraklarını kullanıyorlar. Bir akşam, bir kız arkadaşım bizden evine gitmek üzere otobüse binmek için çıktı. Arkadaşımın yaklaştığını gören travesti, arkadaşım rahatsız olmasın diye duraktan uzaklaşmış. Bizim kız otobüsü beklerken, yanına tekinsiz adamlar yanaşmış. Travesti hemen dikkati kendi üzerine çekmek için hamle yapmış ki adamlar bizim kızı rahat bıraksın. Sonra, "abla rahatsız ediyorlarsa yardımcı olalım" bahanesiyle başka tekinsizler yanaşmış arkadaşıma. Travesti hiç tereddüt etmeden adamların arasına dalıp, hepsinin ağzının payını verip, adamları bertaraf ettiği gibi, yine abuk subuk adamlar yanaşmasın diye arkadaşımdan uzaklaşmış ve arkadaşım otobüse binene kadar uzaktan uzağa arkadaşımı kollamış. İki kadın hiç konuşmamış. "İyi misin?" bakışı, "İyiyim, teşekkür ederim" gülümsemesi, "rica ederim, her zaman" tebessümüyle vedalaşmışlar. Sonra arkadaşım bunu Harbiye'de oturan başka bir arkadaşımıza anlatmış. Onun da söylediği şeyler aynı. Gece sokakta yalnız ya da grup halinde kadınlar olduğunda, kimse onlara musallat olmasın diye uzaktan uzağa koruyup kolluyor, gerekirse evinin kapısına kadar bırakıyorlar. Ve bunu hiç ilişmeden, konuşmadan, içtenlikle yapıyorlar. Sağolsunlar. Bütün bunları anlattım, çünkü durumu görüyor ve üzülüyorum. "Kadın değil yea, travesti"lerin hayatı yeterince zor, kimse de kolaylaştırmak için bi'şey yapmıyor. En azından bu kadınların insan olduğunun farkına varılsın ve zulüm görmesinler istiyorum. Travesti oldukları için değil, insan oldukları için. Hepimiz insan olduğumuz için.

Çarşamba, Temmuz 18, 2012

Sıcak meselesini çözdüm, çözücem.

İnsanlığı aydınlatmaya doyamıyorum bebeğim. Düşün, nasıl bir aydınlanma aşkıysa benimki, 72.000 derece sıcakta eriyen beynim, o halde bile insanlık için çalışmaya devam ediyor. Geçen yine insanlık için, bilim için harıl harıl çalışıyorum, (Bilim camiasında "vantilatör eşliğinde kanepeye uzanıp perdelere bakma metodu" tabir ettiğimiz, çok zor bir metod uyguluyorum. Özellikle böğrüme yapışık bir kedi varken çalışmak inanılmaz zor oluyor ama aydınlanmanın yolu dikenlerle dolu, yolculuk meşakkatli.) kafamda düşünceler vızır vızır uçuşuyor... (O ana dönüyor ve düşünce balonuna bakıyoruz ki nasıl da detaylı ve titiz düşünüyorum, zihnim nasıl düzenli anla: Sıcaaağk! Lan çok sıcağğğkh. Sıcaaak. Çok sıcak. Sııııcak!) İşte böyle ilim irfan peşindeyken, her zaman olduğu gibi, bir anda aydınlandım. Sıcağın sebebini bulmuştum! Sıcağın sebebi, akın akın gelen Arap turistlerdi! Gerek 357547 kişilik gruplar halinde saç ektirme turizmi için gelenler olsun, gerekse 75 çocukları ortalığı birbirine katarken hiç oralı olmadan, mağaza gezmeye devam etmeli avm turizmi için gelenler olsun, ortalıkta o kadar çok Arap turist vardı ki, sıcakların bununla bir ilgisi olması şarttı. Bu bir tesadüf olamazdı. Meselenin nedeni belli oldu. Lakin nasıl olduğuyla ilgili üç ihtimal var : 1- Araplar, “Madem bu kadar kalabalık gibi gidiyoruz, elimiz boş gitmeyelim, ayıp olur.” dedi ve getirecek bi’şey bulamayınca tutup iklimi getirdiler. 2- İklim bunların bu kadar kalabalık geldiğini görünce, “Lan bunlar nereye gidiyor?” diye merak etti, peşlerine takılıp kendi geldi. 3- Bizim iklim Arap turistleri böyle çekirge sürüsü gibi görünce “Ben yanlış yerdeyim herhal ya da yanlış bir uygulama yürüttüm bari kapatılayım.” diye kendine bir ayar verdi ve restart yapınca çöl iklimine dönüştü. Nedenini çözdüğüm bu gizemin nasılını da çözdüğüm an sıcakların çaresine bakıp hepimizi bu çileden kurtaracağım sevgili petri kaplarım. Neticede ne yapıyorsam sizin için. Ben sıcaklara çare bulana kadar, kapınızın önüne klimalar ve vantilatörler için 1 kap su bırakmayı unutmayın elekron mikroskoplarım. Çünkü sakızları ekmak sanıp yiyorlar, sonra hepimiz terliyoruz. ☹

Pazar, Mart 25, 2012

Ben sana "kurcalama bozarsın" demedim mi?

Bu saatleri böyle ileri, geri alıp duruyorsunuz; sürtünme yüzünden zaman aşınıyor. Bazı yerleri çiziliyor, bazı yerleri inceliyor hatta yırtılıyor. Ondan sonra zamanda kaymalar, kırılıp bükülmeler, efendime söyleyeyim, uzay-zaman sürekliliğinde bozulmalar... Bir sürü dert. Panik, kaos falan olmasın diye halka da açıklanamıyor tabii bunlar.
Siz kucalayıp bozuyorsunuz, süper kahramanlar, gizli örgütler düzelsin diye çırpınıyor. Nice yiğitler bu yolda heba oluyor. Zaten hiçbirinin doğru dürüst bir mayışı, sesekası yok; yol-yemek bile karşılanmıyor. Hepsi zaman yolculuğunun parasını cebinden veriyor, yazık, dağ dayanmaz. Kaçının ocağı söndü sizin yüzünüzden.
Bütün bunları açıklayarak kendimi büyük bir tehlikeye attım ama, bizi bekleyen asıl tehlikelerin yanında benim hayatımın kıymeti ne ki?
Son kez söylüyorum: Zamanı itip kakmayın! Bi'gün yanlış yerden büküvereceksiniz, Marty McFly hiç doğamayacak. İleri geri çekiştirirken zamanın dengesini bozup, paralel evrenleri üstümüze devireceksiniz. Zamanla oyun olmaz evladım, kurcalamayın.

Cumartesi, Şubat 25, 2012

Belki de...

Belki de kurt sürüye dalar ve bir tek sürüden ayrılan kurtulur. Niye tüm tencere varken porsiyonla yetinsin ki? Üstelik kurtlar da sürüler halinde yaşar, bir porsiyon kime yeter? Mantıksız.
Sürüye kurt saldırdı, sürüden ayrılan kurtuldu ve bunu örtbas etmek için "sürüden ayrılanı kurt kapar" lafı uyduruldu. Bir nevi tanık koruma programı. Sürüden ayrılan kendi sahte ölümünü düzenledi ve asparagas bir haberle durumunu sağlama aldı. Şu anda, her mevsim ılık ve güneşli olan bi'yerde keyif çatıyordur kesin. Aferin ona.

Perşembe, Şubat 16, 2012

Kuantum dolaşıklığı mı? Hiç sorun değil.

Kuantum dolaşıklığı gerçekten de dolaşık bir mesele. Herkes fizikle ilgili, bilimsel bi’şeyler olduğu konusunda hemfikir olmakla birlikte, kimse tam olarak ne olduğunu anlayabilmiş değil. Yok efendim fotonlar nasıl hem parçacık hem dalga gibi davranırmış, parçaçıklar niye olur olmaz yerlerde belirip kaybolurmuş, bir parcacığı kurcalarsan öbürü de davranış değiştirip bozulurmuş… Teoriler faydasız, deneyler kifayetsiz. Kuantum parçacık camiası bildiğimiz fizik yasalarına uymak yerine, kafasına göre kendi yasalarını çıkartıyor. Kanunsuzluk karışıklığı doğuruyor, sonuçlar bildiğimiz fizik yasalarıyla yorumlanınca her şey çok saçma geliyor.
Warner Heisenberg (kuantum fiziğinin kurucularından bir abimiz) Kopenhag’da parçacık fiziği üzerine çalışırken, kendine “Evrenin, deneylerde bize göründüğü kadar saçma olabilmesi mümkün mü?” diye sorduğunu yazmış günlüğüne. Bana sorsaydı cevap verirdim. Çünkü ben bunu hep söylüyorum, evren çok saçma. Ama sormadı. Kendi kendine soru sorduğuna göre deli herhalde, çok düşünmekten devreleri yakmış. Yazık ☹
Dediğim gibi, mesele dolaşık, kafalar karışık. Uzun zamandır (görünüşte 15-20 dakika ama görelilik kuramının bana verdiği yetkiye dayanarak nereden baksan 15-20 sene diyebilirim) araştırmama rağmen (Gugıl’a sordum) ben bile anlamadım, gerisini sen düşün. Tam “ben gerizekalı mıyım yea, niye anlamıyorum?” diye buhranlara girecektim ki, aziz dostum Niels Bohr (liseden arkadaşım) “birisi kuantum fiziği hakkında düşünürken zihni allak bullak olmuyorsa, onu hiç anlamamış demektir” dedi de üstün zekama ve olağanüstü evrensel kavrayışıma güvenimi kaybetmedim.
Hemen bakış açımı değiştirdim ve soruna değil çözüme odaklandım. Bir süre önce, bilim camiasının en muteber sitelerinden birinde (Twitter) kuantum dolaşıklığı hakkında bir makale yayınlamıştım, o aklıma geldi ansızın. Demiştim ki: “Kuantum dolaşıklığı denen şeyin, saç kremi ve tarakla çözülebileceğine inanıyorum. Olmadı kestiririz, ne var yani?! Kökü evrende, yine uzar.”
Makale aklıma geldiği anda bir aydınlanma yaşadım ve evrenin sırları açıklanmak için zihnimde sıraya girdi. Mesele dolaşıklığın nereden geldiği, nasıl olduğu değildi. Belki Schrödinger’in kedisi oynarken dolaştırmıştı. Muhtemelen bu yüzden kutuya kapatılmıştı ve kutunun içinde ne yaptığını bilmiyorduk. Kuantum dolaşıklığı tabii ki tarak ve kremle açmaya çalışarak çözülmezdi çünkü dolaşıklık onun doğasında vardı. Mesele bu dolaşıklığı çözmek değil ona şekil vermekti. Çözümün yarısı hep gözümün önündeydi ama aydınlanma anına kadar görememiştim. Evet, doğruydu; tarak bu meseleyi çözecek unsurlardan biriydi. Sorun kremdeydi. Asıl lazım olan krem değil spreydi. Hemen bir markete koşup ince uçlu, sık dişli bir tarak ve en sertinden saç spreyi aldım. Kuantum dolaşıklığı açmakla uğraşmak yerine tarakla krepe yapıp, bilim camiasında muz topuz tabir ettiğimiz şekilde topladım ve spreyle sabitledim. Hem derli toplu oldu, hem de şık durdu. Haliyle adını da kuantum dolaşıklığı yerine “kuantum şıklığı” olarak değiştirdim.
Krepe yapıp spreyi de basınca uçları biraz kırıldı ama olsun. Evrenin sırlarının açığa çıkması ve insanlığın aydınlanması yanında bir kaç kırık nedir ki?

Pazar, Şubat 05, 2012

Gen ya da genme, senin bileceğin iş.

Hep aynı boku yiyorum. Bir şarkı dinliyorum, hastası oluyorum; günlerce, arka arkaya, milyonlarca kere dinliyorum. Dinlemediğim zamanlarda şarkı kafamın içinde çalmaya devam ediyor. Ya da bir nakaratı loopa alıyor kafa (kafa benden bağımsız) başı dönüp midesi bulanana kadar dönüyor da dönüyor nakarat. (Kafa biraz takıntılı.) Sonra düşüp bayılıyor tabii, işim gücüm yokmuş gibi bi' de pansumanla uğraşıyorum. Kaşı gözü patlıyor çünkü düşünce. Nakaratlar usturuplu düşmeyi bilmez. Bilse de baygın zaten, nasıl usturuplu düşsün? Seninki de laf yani. Lafügüzaf.
Neyse, konuyu dağıtma.
Demem o ki, öle bayıla dinlediğim şarkıdan feci şekilde sıkılıyorum 56723874093 kere dinleyince. (Ki zaten her şeyden sıkılan bir insanım, biliyorsun.) Ama sıkılmayayım istiyorum, neticede süper şarkı çünkü. Ha diyeceksin ki "madem sıkılıyorsun, o kadar dinleme". Nasıl dinlemeyeyim lan, çok güzel şarkı, dinlemek zorundayım.
Aslında birşarkıyabayılıptiksinenekadardinlemehastalığını yapan geni bulmuştum bi' vakit. Sonra da kaybetmeyeyim diye sakladım. Nasıl iyi sakladıysam şimdi bulamıyorum. Lazım oldu bak.

Perşembe, Aralık 01, 2011

Haluk Bilginer'le kavga ettim :(

Sabahtan beri, Haluk Bilginer, kafamın içinde “çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen” diye bağırıyor. Hem de ne bağırmak. Ben de onunla birlikte bağırıyorum. Ama içimden.
Neticede sakin bir insanım.
Güneşin Oğlu diye bir film var idi, bildin? Bu da bu şiiri orada okumuş idi. (Tabii ki nasıl yapıldığını bilmediğim için link veremeyeğim ama YouTube’da bulabilirsin.)
Neyse, ne diyordum? Hah, Haluk Bilginer’le “çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen” diye bağrışıyorduk.
Cümlenin ilk kısmı hislerime tercüman. Zaten doğuştan canı sıkılan bir insanım, her şeyden sıkılmak doğamda var. Bir de ufak bir trafik kazası geçirip eve tıkılınca, sıkıntı ayyuka çıkmakla kalmadı, bokunu çıkarttı. Sürekli bi’yerlere koşturan ben, günlerdir evdeyim, bir süre daha evde olacağım. İnsan değil, köşe yastığı gibiyim. Bacağımı uzatıp oturuyorum. Haliyle canım misliyle sıkılıyor. O yüzden, Haluk Bilginer’in kafamda koşturup bu şiiri okuması normal, durumla örtüşüyor. Burada sorun yok.
Aslında evde olmakla ilgili bir sorunum da yok, bıraksan günlerce çıkmayabilirim evden. Enteresan şekilde, kendi kendimeyken sıkılmıyorum. Lakin, evde olmak zorundayım ya, ondan deliriyorum. Zorunda olmak durumunu hiç sevmem. O yüzden, Haluk’la karşılıklı bağrışıyorum. Daha doğrusu -dum. Sonra durum sinirime dokunmaya başladı. Adam loopa aldı, çok canım sıkılıyor diye bağırıp duruyor. E haklı. Ben evde kapalı kalınca, Haluk da kafamda kapalı kaldı. Onun yerinde olsam ben de bağırırdım. Tanımadığım, etmediğim insanın kafasında işim ne? Çıkamıyorum da. Ne kadar sıkıntılı olabileceğini kendimden biliyorum. Ben de zaman zaman kendi kafamın içinde tıkılıp kalıyorum ve kafamın içi çok sıkıcı bi’yer. O yüzden adamı anlıyorum. Ama bağırmasından sinir geldi.
Tam başa sarmıştı, tekrar “çok canım sıkılıyor” diye başlıyordu ki, kendimi tutamadım;
-Ne bağırıp duruyorsun? Benim de canım çok sıkılıyor, ne yapalım? Ben bağırıyor muyum? (Ki, bunu söylerken sesimi biraz yükseltmiş olabilirim.)
Sakin sakin dedi ki;
-Kuş vuralım istersen?
Delirdim!
-Manyak mısın ya? Canımız sıkıldı diye niye kuş vuruyoruz, yazık değil mi?
Sustu kaldı bu bi’. Diyecek bi’şeyi yok tabii, ne desin? Haklıyım. İnsan canı sıkıldı diye kuş vurur mu? Kağıt oynayalım, scrabble oynayalım, iki el tavla atalım falan dese, benim de sesim çıkmayacak zaten. E hadi madem deyip oyuna oturacağım. Ama adam kuş vuralım diyor. Ben de çok seviyorum kuşları, kıllarına zarar gelsin istemem. Tabii ki kavga ettik. Artık konuşmuyoruz.
Ben oturdum bilgisayarın başına, bunları yazıyorum; Haluk bildiğin Marvin oldu, kafamın içinde ayağını sürüyerek dolanıp, çok canım sıkılıyor diye söyleniyor.
Sabaha gitmiş olur herhalde. Gitsin.

Perşembe, Kasım 10, 2011

TDK, n'apıyosun canım?

Şu eserimi (http://veveyayani.blogspot.com/2011/11/onlar-yanls-biliyor.html) yazar iken, (link vermeyi beceremiyorum) dağınık dimağ bir insan olarak, başka bi'şeye takıldım.
Şöyle ki; TDK "velut" sözcüğünü şöyle tanımlamış;
1. Doğurgan.
2. mecaz Çok eser ortaya koyan, verimli:
"Velut bir yazar."

Doğurganda problem yok da, "çok eser ortaya koyan" nedir? Nasıl bir anlatım bozukluğudur? Sen ki kossskoca TDK'sın, dilden sorum(n)lu devlet bakanısın, senin sözlüğünde bu cümlenin işi ne? "Ortaya çok eser koyan" diyemedin mi? Bilemedin mi onu sen, bilemedin mi? Çok eser ne?

-Son romanınızı çok eser buldum ama hikayeleriniz için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar sanki daha az eser gibi. Denemelerinizden bahsedemiyorum bile, onlar hiç eser.

Dilini eşekarıları soksun TDK, çok oturgaçlı götürgeçlerin altında kalasın.

Pazartesi, Ekim 03, 2011

Ayrı yumurta ikizi

Bu aralar "değer" ve "kıymet" sözcüklerine takmış durumdayım. (Niyeyse?) Sevgili arkadaşım TDK "bunlar eş anlamlıdır" dese de, durum öyle görünmüyor. Sanki kıymet, kendiliğinden gelen, eşyanın tabiatında olan, ederinden bağımsız, daha manevi ve kuvvetli bi'şey. Lakin değer, sonradan ekilip, biçilen, daha yüzeysel, daha mekanik bir aparat, sökülüp takılabiliyor.
Hissiyatı örneklerle pekiştirelim; sevdiğimiz birinin, küçücük bir kağıda yazdığı, 1-2 cümlelik bir not kıymetlidir. Tanımadığımız, etmediğimiz Merkez Bankası ve darphane ortak yapımı bir banknot, ki o da bir kağıt parçası neticede, değerlidir. Ama birini saklar diğerini harcarız.
Ya da bir yüzük düşün. Eskimiş, aşınmış, belki üzerinde bir taş bile yok. Aile içinde, anadan kıza geçmiş. Annesinden anneannene, ondan annene, oradan sana gelmiş. Sandıklarda, kutularda, dantelli mendillere sarılıp, yıllarca sana gelmeyi beklemiş. Satsan, 1 lira ederi yok ama dünyaya değişmezsin. Kazara kaybolsa ya da çalınsa kendini kahredersin. Sahip olmak için bi'şey yapmamışsındır, sana kendiliğinden gelmiştir ama kıymetlidir.
Başka bir yüzük düşün şimdi de. Pırıl pırıl, elmaslı, yakutlu, ne kadar parlayan şey varsa üstünde... Bir vitrinde görür, sahip olmak için bir servet ödersin. Ama gerektiğinde satmaktan ya da birine vermekten çekinmezsin. Kaybolsa veya çalınsa, belki "o kadar para verdim, gitti" diye düşünür, üzülürsün bir süre. Ama kendini kahretmezsin. Sonunda geleceğin nokta "cana geleceğine mala gelsin" olur. Yenisini alır, telafi edersin.
Bak, değerle kıymeti birbirinden ayıran bir özellik daha çıktı: Biri telafi edilebilirken diğerinin yerine hiçbir şey koyamazsın. Değere bir bedel biçebilirsin ama kıymete biçemezsin. Dolayısıyla; her değerli şey kıymetli değildir ama kıymetli her şey aynı zamanda değerlidir.
TDK hala bunlar eş anlamlıdır desin, öyle olmadığı aşikar. Bu TDK da hiç Türkçe bilmiyor canım, küssem mi ne yapsam?